Antik Yunanistan’da ekonominin en önemli özelliği Yunanistan’ın yetersiz topraklarında tarımın öne çıkan önemidir. Daha sonra, İ.Ö. 6. yüzyılda sanatçılık ve deniz ticareti başta olmak üzere alım-satım işleri gelişmeye başladı. Klasik Çağ’da önemi artarak tarımı da geri de bıraktı.

Antik Yunanlardaki ekonomi olgusunun bugünkü ile karşılaştırılması yanlış bir düşüncedir. Yunanca sözcüğü ya da kısaca ikos ev ya da ocak anlamına gelirdi. Bununla birlikte Ksenofon’un Ekonomi (Oeconomicus) adlı eserinde belirttiğine göre Antik Yunan’da ekonomi terimi tarım ve evin geçimi ile ilgiliydi. Yunanlar, ekkonomi sözcüğünü üretim ve alım-satım işlemleri ile ilgili özel bir terim kullanmıyorlardı ve bunu karşılayacak herhangi bir sözükleri yoktu. Ancak ekonomist Murray Rothbard’un söylediklerine göre Antik Yunan filozofları bugün ekonomi olarak nitelendirilebilecek soru ve sorunlarla sık sık karşı karşıya geliyorlardı. http://www.mises.org/story/2054 ,2006-06-22

Konu başlıkları


Tarım

Tarım, Antik Yunanistan’da ekonominin temelini oluşturmaktaydı. Çok eski zamanlardan beri, Yunan tarımı üç öge üzerine yoğunlaşmış bir biçimde yapılmaktaydı. En çok tahıl, zeytin ve üzümün yetiştirildiği Yunan tarımında doğal şartlar tarıma pek elverişli değildi ve bunun sonucunda ürünler zamanla talepleri karşılayamamaya başladı. Yunanların stenohôría adını verdikleri, toprağın cimriliği ve elverişizliği Yunanları, Yunanistan dışında koloni devletleri kurmaya yöneltti. Başta Anadolu olmak üzere pek çok şehir devleti kurarak buğday üretimini arttırmaya yöneldiler. Zeytin ağacı ve asma yetiştiriciliği otlar, sebzeler ve yağ elde edilebilecek diğer ürünlerle tamamlanıyorlardı. Hayvan yetiştiriciliği elverişli otlakların azlığı nedeniyle çok az gelişmişti. Az oranda beslenen hayvanlar içinde en yaygın olanları koyun ve keçilerdi. Ormanlardan elde edilen tahtalar önce günlük yaşam gereksinimlerinde daha sonra triremeler yapmak için kullanılırdı. Bal elde edebilmek için arcılık da yapılan bir işti. Bal bu dönemde Yunanlar tarafından bilinen tek tatlandırıcıydı.

Bu kadar yoğun bir emek gerektiriyor olmasından, tarım Antik Yunanistan’da nüfusun neredeyse %80′inie iş sağlıyordu. Tarım işleri mevsimlere göre yapılırdı ve işçiler bunlara göre çalıştırılırdı. Zeytin toplama ve asmaları budama işlemleri güzün başlangıcında, tahılların hasadı yazın, ağaç kesimi ve tohum ekim işlemleri ile üzümleri toplama ise güzün yapılırdı.

Antik dönemlerde, toprakların büyük bölümü soylular tarafından elde tutulurdu. İ.Ö. 7. yüzyıl boyunca nüfusun aşırı artışı ve buna bağlı olarak az işin bulunması nedeniyle köylüler ve soylular arasında baş kaldırmalara varan problemler yaşanıyordu. Bu sorun Atina’da hukukçu Solon’un çıkardığı yasalarla çözüldü. Bu yasalar para karşılığı köleliği yasaklayan ve köylü kesimi koruyordu. Geniş topraklara sahip olan Yunan soylularının mülkleri Roma dönemindekiler ile karşılaştırıldığında ytine de oldukça küçük kalmaktadır.


El sanatları

Antik Yunanistan’da el sanatları genellikle evde kullanılan eşyaların yapımı çevresinde gelişmişti. Ancak bu durum İ.Ö. 8. ve 4. yüzyıllar arasında Yunanistan ekonomisinde ticari dışa açılımların gerçekleşmeye başlaması ile yavaş yavaş değişim göstermeye başladı. Batı Avrupa’da çok önemli bir yere sahip olan dokumacılık ve pişirilmiş toprak eşyaların yapımı İ.Ö. 6. yüzyıla kadar yalnızca kadınlar tarafından yapılıyordu. Ekonominin hızlı büyümesi karşısında köleler de üretimin gerçekleştirildiği bu işyerlerinde yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı. Bu dükkânlarda yalnızca renkli mendiller üretilirdi. Metal işçiliği, ahşap işçiliği, çömlekçilik ve dericilik özel işlerdi ancak pek çok Yunan tarafından hor görülür ve yapmaktan kaçınılırdı.

Dükkân ve işyerleri genelde bir aile tarafından işletilirdi. Bazı durumlarda, Yunanlar kölelerin işgücüne başvurma yoluna giderlerdi. Askerler için zırh üreten bir atölyede neredeyse 120 köle çalıştırıldığı belirtilmektedir. Demostenes’in kılıç üreten babasının dükkânındaysa 32 köle vardı. Perikles’in İ.Ç. 429 yılındaki ölümünden sonra Yunan dünyasında yeni bir toplumsal sınıf ortaya çıktı. Varlıklı dükkân ya da atölye sahiplerinin oluşturduğu bu sınıf yeni hakları da elde etti. Daha sonra bu sınıf içinde tabakçılar ve lir üreticileri de çıktı.

Özgür işçilere çalışmaları karşılık paraları, bu atölyeler düzenli ve sürekli bir iş garanti edemedikleri için önceden belirlenerek verilirdi. Atina’da şehrin yararına olan işlerde çalışan işçilere bir günlük çalışma karşılığı bir drahmi verilirdi. Paralar ödenirken kişinin hangi işi yapmış olduğuna bakılmazdı. Çalışma saatleri genelde güneşin doğuşuyla başlar, öğleden sonra biterdi.


Çömlekçilik

Bir çömlekçinin işi en uygun toprağı seçerek ürüne en iyi biçimi vermek ardından kurutup fırınlayark cilalama işlemini gerçekleştirmekti. Çömleklerin üretim büyük ölçüde gaz lambası, tabak, testi ve büyük kaplar gibi ev eşyalarına yönelikti. Bunun yanında ticareti yapılacak malların saklanması için gereken kaplar, dinsel nesneler ve bazende sanatsal içerikli çömlekler yapılırdı. Çömlekçilikte kullanılan yöntem ve teknik Tunç Çağı’ndan beri bilinmekteydi. Çömlek yapımında kullanılan dönen mekanizma da antik Yunanlardan çok önce ortaya çıkmış, çok eski bir buluştur. Yunanlar bilinen çömlekçilik kural ve tekniğine herhangi yapıcı ve ileri bir katkıda bulunmamışlardır.

Antik Yunan kültüründe sanatsal biçimde tasarlanan vazo ve çömleklerde büyük ölçüde yabancı kültürlerin etkileri görülmüştür. Örneğin Korint şehrinin ünlü siyah-figürlü çömlekleri büyük olsalıkla Suriyelilerin metal işçiliğinde görülen yöntemden etkilenerek ortaya çıkmıştı.

Yunanistan’ın hemen her yerinde çömlekçilik en çok köleler tarafından yapılan bir işti. Atina’da çömlekçilerin pek çoğu Agora’ya yakın yerlerde toplanırdı. Çömlekçilik genelde küçük dükkân ve atölyelerde yapılırdı. Bu mekânalrda bir usta, maaşlı işçiler ve köleler birlikte çalışırdı.


Metal işçiliği

Metal yapıda olan madenler bugün de olduğu gibi Yunanistan’da bulunabilmekteydi. Bunlardan en bilineni Lavrio kentinde bulunan gümüş madenleridir. Bu madenler, İ.Ö. 5. yüzyılda Atinalıların bu madenleri bulması, işlemesi ve ince işçilikle biçim vermesi ile birlikte Atina’nın hızla gelişmesine ve kalkınmasına yardımcı olmuştur. Bu madenlerde çalışanlar büyük ölçüde kölelerden seçilmiştir. Bu köle işçilerin pek çoğu Trakya ve Paflagonya gibi Karadeniz Bölgesi’nden getirilmiştir.

Önemli Yunan maden kentleri:

  • Altın: Sifnos, Taşöz
  • Gümüş: Kıbrıs, Sifnos
  • Demir: Eğriboz, Rodos, Kıbrıs
  • Bakır: Herke, Eğriboz


Ticaret


Deniz ticareti

Çok eski dönemlerden beri, Yunanistan’ın coğrafyası ve konumu, toplumu dışarıdan buğday alma zorunluluğna itmiş, bu nedenle de Yunanlar deniz ticaretine yönelmişlerdir. İlişkide bulundukları komşu kültürler içinde en çok buğday sağladıkları yerler Libya, Mısır, İtalya (özellikle Sicilya) ve Karadeniz’i çevreleyen yerledeki ülkelerdir. Atina ve Korint ülkeye gelen malların adalara dağıtımının gerçekleştiği bir durak noktası görevindeydi. Ülkeye alınan diğer önemli ürünler papirüs, baharatlar, kumaş, gemi yapımı için metaller, tahta ve zifttir. Kendi sattıkları mallar ise şarap, çeşitli boyultarda çömlekler ve zeytin yağıdır. Bunların yanında Atinalalar, tüm Yunanistan’da ünü olan Penteli Dağı’ndan çıkarılan mermerleri de satmış, ince işle işlenmiş, gümüş oranı yüksek madenî paralar da üretmişlerdir. Dışarı satılan bu paralar sadece para birimi olarak kullanılmamış, bu tip paranın kullanılmadığı yerlerde eritilerek yeniden gümüşe çevirmek suretiyle metal olarak da kullanılmıştır. Mevcut kaynaklar Yunan ticaretinde pazarlanan malların tutar ve miktarına ilişkin yeterli ölçüde bilgi vermemektedir.

Bazı tarihçi ve araştırmacılar Yunanalarda ticaret hacmini ölçmek için kesin olmayan bazı varsayımlarda bulunmuşlardır. Daniel Jew, İ.S. 4. yüzyılda Atina şehrinin gelirlerinin yaklaşık olarak yarısının ticaretten geldiğini hesaplamıştır. Bir başka tarihçi Ian Morris, Akdeniz’de İ.S. 4. yüzyılda ticaretin, 1. yüzyılda olanın %20’si kadar olduğunu söylemiştir.

Antik Yunan ticaretinde iş yapan başlıca kişiler empori () adı verilen tüccarlar sınıfıydı. Yaşadıkları şehirde meclis ticaretini yaptıkları ürüne göre onlardan vergi alırdı. Atina’nın en önemli limanı Pire’de mallardan alınan bu vergiler önceleri %1, daha sonra %2 olarak konulmuştur. 5. yüzyılın sınlarına gelindiğinde bu oran eski Yunan ölçü sistemine göre 33′e yükseldi. (Andocides, I, 133-134). 413 yılında, Atina, Dilos Antlaşması’na katılan şehirlerden vergi almayı durdurdu ve gelirini arttırmak için kontrolündeki tüm limanlarda %5 vergi uygulaması başlattı. (Tukididis, VII, 28, 4 Bu ithal malları bilinçli olarak ağır vergiledirmek için değil yalnızca şehre giren parayı arttırabilmek içindi.

Ülkede ticaretin gün geçtikçe büyümesi finansal tekniklerin gelişmesine katkı sağladı. Nakit sıkıntısı yaşayan pek çok tüccar giderlerini karşılayabilmek amacıyla borç alma yoluna gittiler. Atina’da 4. yüzyılda büyük çaplı bir girişim için alınan paranın tutarı yaklaşık 2.000 drahmiydi. Bu paralar kısa süre için faiz ile verilirdi. Genelde çıkılacak yolculuk süresince verilen bu borçlar bazen belirli hafta ya da aylarla da sınırlandırlabilirdi. Faiz oranları çoğu kez %12 dolaylarunda olup, %100′e kadar çıktığı görülmüştür. Anlaşmaların şart ve hükümleri her zaman belgelerde yazılı olarak kayıtlı tutulur bu kurala yalnızca dost ve arkadaşlar arasında verilen borçlarda rastlanmazdı. Para ödünç alan kişi bütün riskleri göze alır bir aksilik durumunda parayı veren kişi, tüccar Pire’ye döndüğünde onun tüm varlığına ya da filosuna el koyabilirdi.

Ticaret, bütün Yunanistan’da özgürdü. Şehir meclisi yalnızca malların miktarını denetlerdi. Atina’da ticareti denetleyen yöneticilere Pritanis adı verilirdi. Bunlar ticaretle ilgili düzenlemeleri yeniden gözden geçirmiş ve kendi altında özel bir komite ile buğday, un ve ekmek ticaretini yönetmiştir.

Akdeniz’de bugüne dek bulunan gemi batıklarının sayısı antik dünyada gelişmiş bir ticaretin olduğunu gösteren bir kanıttır. İ.Ö. 8. yüzyıldan kalma yalnızca iki gemi batığı bulunurken, 4. yüzyıldan kalma 46 batık keşfedildi. Bu da bu dönemler arasında ticaret hacminin büyük bir artış gösterdiğini göstermiştir. Batan gemilere bakıldığında gemilerin yük kapasitesi de aynı oranda artmış, ticaret %30 oranında büyümüştür.


Perakende satışlar

Antik Yunanistan’da perakende satış ile ilgili var olan bilgiler oldukça kısıtlıdır. Köylüler ve zanaatkârlar kendi ürettikleri bazı araç-gereçleri satarlarken, uğraşları yanlızca perakende satış olan bazı tüccarlarda vardı. Bunlar kápêli adı ile anılırlardı. () Kendi aralarında da örgütlenirlerdi ve balıkçılar, zeytinciler, yağcılar ve sebzeciler gibi alt birimlere ayrılırlardı. Kadınlar parfüm ve kurdelalar satarlardı. Pazaryerinde satış yaptıkları yerler için makûl ücretler öderlerdi. Satış yapan kadınlar toplum tarafından değersiz görülmekle birlikte ölçü ve tartıda hile yapmakla suçlanırlardı. Bu nedenle düzenli olarak tartı ve ölçüleri yetkililerce denetlenirdi.

Perakende satışı kendilerine iş edinmiş kişilerin yanında, kendi yetiştirdiği ürünlerden ihtiyaç fazlası olanlarıda satanlar vardı. Bunlar genelde sebze, zeytin yağı ve ekmek olurdu. Bu Attika’da küçük çiftçilerin çoğu için böyleydi. Kasabalarda bu satışların yapımı genelde kadınlara düşerdi. Örneğin Evripides’in annesi kendi bahçesinde yetiştirdiği maydanozları pazarlarda satardı. (cf. Aristophanes, The Acharnians, v. 477-478).


Vergi toplama işlemleri

Doğrudan vergi toplama Antik Yunanistan’da yaygınlaşmiş bir olgu değildi. İsfora adı verilen () vergi türü yalnızca çok varlıklı kişilerden, özellikle de savaş dönemlerinde toplanırdı. Bunun dışında yine varlıklı kişilerden alınan vergiler savaş gemilerinin onarımlarında, bakımlarında, tiyatrolarda çalışan ekiplerin paralarının ödenmesinde, festival giderlerinde vb kullanılırdı.Bu vergiler bir bakıma zorunlu olarak toplanırdı. Bu tip giderleri karşılamak için pek çok şehirde yalnızca zenginlerden alınan bu vergiler, Milet ve Teos gibi şehirlerde yurttaşların üzerine yüklenmişti.

Diğer yandan, doğrudan toplanmayan vergiler şehirler için oldukça büyük öneme sahipti. Bu vergiler satın alınan evler, köleler, büyük ve küçükbaş hayvan sürüleri, şarap, saman ve bunlar gibi malların içinde olurdu. Bu tür vergileri toplama görevi telône () adı verilen vergi tahsildarları tarafından yürütülürdü. Ancak bu her şehirde aynı değildi. Tasos’taki (Bugünkü Taşöz) altın madenleri ve Atina’nın ticaretten kazandığı yüksek gelirler onları bu tür vergileri toplamak zorunluluğundan kurtarmıştı. Tesalya ve Sparta gibi şehirlerde birer sosyal sınıf olan Helotlar ve Penestalar da vergilerini bağlı oldukları şehir devletine verirlerdi.


Antik Yunanistan’da para

Madenî para basımı ve kullanımı ilk olarak İ.Ö. 600′lerde Lidya’da başladı ve parayla ilgili herşeyin doğup geliştiği yer olan Lidya’nın kontorlünde Anadolu’daki Yunan şehirlerinde hızla yaygınlık kazanmaya başladı. Bu dönemden kaldığı sanılan, beyaz altından yapılmış ilk paralar Efes’teki bir tapınakta ortaya çıkarılmıştır. Para basma yöntemleri Yunanistan’a ancak İ.Ö. 550′lerde varabilmiştir. Paranın, Yunanistan’da ilk kullanımı Atina ve Egina gibi kıyı kentlerinde olmuştur. Paranın kullanımı yaygınlaşmaya başladıkça şehir devletleri kendi ayakları üzerinde durabilmek için kendi paralarını basmaya başladılar. Buralarda da ilk paralar elektrumdan (altın ve gümüş karışımı) yapılıyordu. Bunu daha sonra saf gümüş ile yapılan paralar izledi. Bunun nedeni gümüşün bu bölgelerde bulunabilecek en değerli maden olmasıydı. Pangeo Tepeleri’nde bulunan madenler Trakya ve Makedonya’daki şehirlere para basmak için yeterince hammadde sağlıyordu. Lavrio kentindeki gümüş madenleri ise Yunan dünyasında en bilinen paralar olan Atina paralarının basılmasına olanak sağlıyordu. Daha az değerli bir maden olan tunç ile yapılan paralar ancak İ.S. 5. yüzyılda görülmeye başlandı.

Kâğıt para yöntem ve sisteminin bilinmediği Yunanistan’da bu madenî paralar pek çok işlev görüyordu. Şehir devletleri arasında bir değiş-tokuş aracı olarak kullanılıyordu. Paralı asker, zarar tazmininde bu paralar kabul görüyordu. Ayrıca bunlar gelir kaynaklarıydı. Ülkeye giren yabancılar, vardıklarında paralarını yerel para birimi ile değiştirmek zorundalardı. Şehir meclislerinin kendi isteklerine kalmış olan bu değişimlerde genelde verilen paraya göre daha az Yunan drahmisi geri alınırdı. Ayrıca paralar madenlerin ülke içinde hareket içinde olmasına olanak veriyordu. Böylece gümüş madenleri olmayan Atina’da bile gümüşün çarşılarda bulunması sağlanıyordu. Kendi paralarını basmak her bir Yunan şehrine büyük bir saygınlık getiriyordu.


Notlar


Kaynaklar

ve kaynakçası.
  • J. Andreau, R. Étienne, “Vingt ans de recherche sur l’archaïsme et la modernité des sociétés antiques”, REA, 86 (1984), p. 37–64
  • M. Austin & P. Vidal-Naquet, Économie et société en Grèce ancienne, Armand Colin, coll. “U2″, 1972. ISBN 2-200-21196-1
  • Anne-Marie Buttin, La Grèce classique, Belles Lettres, coll. “Guide Belles Lettres des civilisations”, 2002. ISBN 2-251-41012-0
  • Christophe Chandezon, L’élevage en Grèce (fin Ve - fin Ier S. a.C.): l’apport des sources épigraphiques…, Paris: De Boccard, 2003, 463 p. ISBN 2-910023-34-6).
  • Moses Finley :
    • The Ancient Economy, University of California Press, 1999 (1st edn. 1970). ISBN 0-520-21946-5
    • Le Problème de la terre en Grèce ancienne, Mouton, 1975 ISBN 2-7132-0001-6
    • Économie et société en Grèce ancienne, Seuil, coll. “Points Histoire”, 1997 ISBN 2-02-014644-4
  • Yvon Garlan, Guerre et économie en Grèce ancienne, La Découverte, 1999 ISBN 2-7071-3097-4)
  • Léopold Migeotte, L’Ëconomie des cités greques, Ellipses, coll. “Antiquité : une histoire”, 2002. ISBN 2-7298-0849-3
  • Claude Mossé, Le Travail en Grèce et à Rome, PUF, coll. “Que sais-je?”, 1985 (re-issue)
  • Claude Mossé, Annie Schnapp-Gourbeillon, Précis d’histoire grecque, Armand Colin, coll. “U”, 2003 (2nd edition). ISBN 2-200-26562-X.


Dış bağlantılar

Papirüs

Papirüs, Cyperaceae ailesinden bir su bitkisi ve eski çağlarda bu bitkinin gövdesinden hazırlanan yazı kağıdının adıdır.

Eski Mısırlıların yelken, bez, hasır ve yazı kağıdı olarak kullandıkları papirüs onlardan Yunanlılara daha sonra Romalılara intikal etti ve M.S. 3. yüzyılda yerini parşömen alıncaya dek kullanımı sürdürüldü.

Yunanca papiros kelimesi Kıptice’den ödünç alınmış ve neredeyse tüm batı dillerine girmiştir (İngilizce, Almanca, Fransızca Papyrus, Rusça папирус, İspanyolca, İtalyanca papiro)

İngilizce paper “kağıt” ve Türk argosunda “para” anlamına gelen “papel” kelimelerinin de orijini bu kelime olmalıdır.


Kaynakça

  • Özhan Öztürk (2005). Karadeniz: Ansiklopedik Sözlük. 2 Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. ISBN 975-6121-00-9. İlgili maddeden yazarın izniyle aktarılmıştır.
                                        fb
                                       giriş

Türkiye’de dil devrimi resmi olarak cumhuriyete paralel gelişti. Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk bizzat bu işe girişti. Türk Dili Tetkik Cemiyeti sonra Türk Dil Kurumu ile dil devrimini kurumsal hale getirdi. Güneş-Dil teorisini ortaya attı, yanlış yola girildiğini söyleyerek aşırı arılaştırma ve öztürkçecilikten vazgeçti. 12 Eylül 1980 askeri darbesi de dilde aşırı gidişe karşı Türk Dil Kurumu’nu kapattı AKDTYK’yi kurdu. Dil ve Tarih kurumları birleştirildi.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkçe’nin içindeki Arapça ve Farsça kelimelere karşı bunları dilden tasfiye etmek, yarı Türkçe kelimeler üretmek amaçlanıyordu. 77 yıl sonra bunun mümkün olmadığı görüldü, Arapça ve Farsça yerine sırasıyla Fransızca, Almanca, İngilizce kelimeler dile girdi.

Seksen yıllık dil politikaları ve bunların sağ ve soldaki politik yansımaları, sanat ve edebiyattaki görünümleri Türkçenin sadece morfolojik yapısında değil semantik yapısında da değişime yol açtı. Dış temaslar, küreselleşme, radyo ve televizyonun, reklamların etkisiyle Türkçe yabancı dillerin etkisinden kurtulamadığı gibi, bir anadilin günlük hayatındaki en acıklı durum olan ifadesizlik batağına saplandı. Bunun en bariz görünümü anlatıcılardır. Maç anlatıcıları, maçı oyuncu isimleri saymaktan öteye taşıyamadılar. Politikacılar, günlük demeçlerini verdikten sonra ertesi günü bir de demecin açıklanması demecine dönüştürdüler. Sıradan vatandaş hoşçakal, allahaısmarladık’ları bıraktı, bay bay (by by) demeye başladı. Televizyon habercileri çöken bir bina ve altında kalanları anlatacak dili unutmuştu, sadece görüyorsunuz sayın seyirciler işte durum bu, demeye getirdiler, çünkü ifade edecek anadili kültürleri yoktu. Aydınların televizyon açık oturumlarında ortaya çıktıklarında fikirlerini ifade edecek bir dilleri kalmamıştı, bunu birbirlerine saldırarak gizlemeye çalıştılar. Konuşma sırasında el-kol hareketleri Akdeniz ve latin kültürlerinde yaygındır, fakat dikkat edelim, bir konuşma sıkıntısı varsa, el-kol hareketleriyle dilin birlikteliği uyumsuzdur.

Genel olarak sol, Kemalist özleştirme çizgisini benimserken sağ buna karşı çıktığı gibi Osmanlıcayı savunuyordu. İki tarafın da sorunu imla sorunu gibi görmesi dile bir fayda sağlamadı. Etkilenmeler de vardı. Bir grup İslamcı aydın öztürkçe yazarken, bir grup sol aydın Osmanlıcı idi.

Türkçe’nin içine düştüğü bunalımın başta iki nedeni vardı: Birincisi Latin alfabesi’ne geçişin ve bırakılan Arap alfabesi’nin getirdiği ikilik. İkincisi Batılılaşma akımı.

Konu başlıkları


Osmanlıcı Görüş

Osmanlı Türkçesi sağdan sola yazılıyordu, Latin alfabeli Türkçe soldan sağa. Konuşma dilindeki ağırlık giderek sadeleşti, özleşti, hafifledi. Ağır Arapça ve Farsça (dır diye)ifadelerin hepsini atma merakı veya dayatmacılığı yahut dil ırkçılığı yüzünden bu sefer bir kavram ifade edilemez hale geldi, Türkçe donuk, kupkuru, duygusuz bir hal aldı. Osmanlıca camide kaldı, din görevlileri ve uzmanların diline indirildi. Yazı ve konuşma dilinden sökülüp atılan eski dilin yerine konulan arı yahut uydurma dili halk benimsemedi. Bir zamanların meşhur “olanak” gibi “olası” gibi mayalandırmaları ancak tutulan bir politikacının zamanında kullanılmış olsa bile bir süre sonra silinip gidiyor, altından eskinin kalın hatları imkan ve ihtimal şeklinde yaşadığını belli ediyordu.


Kemalist Görüş

Arap alfabesi Türkçeye uygun değildi. İkiyüz yılda (1729-1928) otuz bin kitap basılırken, cumhuriyette bu kadar kitap 16 yılda basıldı. Arap alfabesinin öğretilmesi zordu. 1927-28 yıllarındaki hızlı çalışmaları Mustafa Kemal yönetti. Uluslararası sayı birimleri kabul edildi. Bütün yurtta okuma yazma seferberliği ilan edildi. 3 Kasım 1928′de resmen Latin alfabesi kabul edildi.

Osmanlı’nın kuruluşundan beri konuşma diliyle yazı dili arasında uçurum vardı. Bilim dili Arapça, edebiyat dili Farsça idi. Karamanoğlu Mehmet Bey dışında Türkçe’yi koruyan yoktu. Cumhuriyet bu yüzden, laik devrimciliğin temelciliğiyle de, Türk diline sahip çıktı. Önce alfabe devrimi yapıldı. Türk Dili Tetkik Cemiyeti ile yukardan aşağı da olsa bir Türkçe hamlesi başlatıldı. Amaç, konuşma diliyle yazı dili arasındaki ayrılığı kaldırmak, Türkçe’yi yabancı dillerin etkisinden kurtarmaktı. Teoride bazı hatalar oldu, sözcük türetmede bazı aşırılıklar oldu, ancak Türkçe’nin Arapça, Farsça’nın etkisinden temizlenmesinde bunlar aşıldı.


İmla

Dilin doğru yazılışı konusunda TDK otoritesini kaybetti. Kendisi bile çelişik kılavuzlar çıkardı. Şapka kullanımı en çok tartışılan konulardan biridir. İki kutup vardır. Şapkayı tümüyle kaldıranlar, şapkayı her kelimede kullananlar. Bu iki kutubun arasında, şapkayı ancak kalıplaşmış kelimelerde kullananlar çoğunluğu oluşturmaktadır.

Yabancı dillerin etkisi alfabedeki harflerde kendisini göstermektedir. x, w, q harflerinin kullanımı çelişkilidir. Dilde kural koymak kolaydır ancak uygulamada kuralcılık işlememektedir.

İlke diye birkaç yanlış yıllardır doğru kabul edilmektedir: Türkçe okunduğu gibi yazılır, denilir ama uygulamada okunduğu gibi yazılmaz, yazıldığı gibi okunmaz. NTV yazılır, entivi okunur, şov denilir show yazılır.. Düzeltme imi aşama aşama kaldırıldıktan sonra nispet i’sinde kah kullanılmakta kah kullanılmamaktadır. Birleşik yazılan kelimelerde tam bir mutabakat yoktur.

Türkçenin morfolojisini dilbilimciler ne kadar kurala bağlasa da dil, canlı bir varlık olarak sokakta, medyada, evlerde varlık bulmaktadır. Bu yüzden aşırı kuralcılık dili yönetemez. Nispet i’si yerine getirilen -al, -sal eklerinin durumu budur.

Dil tartışmaları kelime temeline saplanıp kalmıştır. Eski yeni ikiliğini Türk tiyatrosunda mizah unsuru olarak Nejat Uygur ile Haldun Taner yakalamıştır. Tiyatrosu bu sebeple sevilmektedir. Basında Burhan Felek halk dilini kullanarak yazdığı için sevilmişti. Politikada bile bu gelenek görülür.


Yabancı Dilin Etkisi Görüşü

gelişmelerin yansımasıyla özellikle İngilizcenin etkisi Türkçeyi zorlamaktadır. Dile giren yeni kelimelerin Türkçe karşılıklarını bulacağım diye TDK gülünç duruma düşmektedir. Bu bir yorum değildir, zaman zaman gazetelere Batı dillerinden gelen kelimelere Türkçe karşılıklar diye verilen listelerin kimse tarafından kullanılmadığı gerçeğidir. Bilimsel ve teknik buluşların karşılıkları İngilizcede türetilirken bir düşünce temeli ve bir Latin-Grek kaynak temeli vardır. Oysa Türkçe karşılık düpedüz uydurmadır. chat, disk, klip gibi kelimeler olduğu gibi yerleşmiş, operating system yerine işletim sistemi, mainboard gelmeyi gerektirmez.
.

Dile giren yabancı kökenli kelime ve deyimleri ayıklamak ve tasfiye etmek bir zamanların ırkçı dilbilimcilerinin görüşüdür. Dilde önemli olan duygu ve düşüncedir. Duygular en iyi hangi kelimeyle anlatılıyorsa o kelime artık Türkçeleşmiştir. Düşünceler, snopluk bir yana, en yalın, açık, doğru bir şekilde hangi kelimeyle ifade ediliyorsa edilsin ve bütün yurtta batıdan doğuya herkesin benimsediği bir sözdizimi varsa o dil Türkçedir. Yerleşmiş bir kelimenin aslını aramak ve yabancı diye atmak dili bilimkurgu dili haline getirir. Bu anlamda en sık yapılan yanlışlar Hollywood Türkçesi yahut dublaj Türkçesidir ki, yukarda değinilen dil tartışmasını kelime temeline indirmecilik aynı zamanda Türkçenin sözdizimi yapısını bozmuştur. “Nasılsın-iyiyim, sağol” yapısı, “Sen iyi misin-Ben iyiyim” şekline dublaj Türkçesiyle girmiştir.

Teknolojik gelişmeleri almak ve açıklamak için dilin beklemeye, durup düşünmeye tahammülü yoktur, teknolojiyle birlikte kavram ve kelimenin girmesi kaçınılmazdır. Bunlara emanet, ödünç kelimeler denemez. Blog blogdur, bunu günlük mü değil mi diye tartışırken vlog çıkagelir. Öte yandan üniversite’ye evrenkent demenin gerekçesi bu yabancı dilin egemenliğine karşı başlatılan bir mücadelenin simgesidir.


Yazım Kılavuzları

Türkçe yazım kılavuzları 30′lardan beri değiştirilerek TDK tarafından yayınlanmaktadır. TDK dışında çeşitli kurum ve kişilerin yayınlarıyla birbirinden ayrı iki düzine kadar yazım kılavuzu yayınlanmıştır.

Bu kılavuzlar girişte imla kurallarını verir, diğer kılavuzları tartışır ve alfabetik bir dizin sunarlar. Bu kılavuzların dizin ve kural yapıları birbirine benzememektedir. TDK’ya karşı Dil Derneği (eski TDK), cumhuriyetçiler ve Osmanlıcıların kılavuzları farklıdır. Ana tartışmalar şu noktalardadır:

  • Yazılışları aynı, okunuşları farklı kelimelere neden düzeltme işareti konur?
  • Latin alfabesine geçmiş bir dil ince k,l,g üzerine neden inceltme işareti koyar?
  • Kuralların ard arda sıralanmasının arkasında yatan nedir?
  • Artık kimsenin Osmanlıca bilmediği, yazmadığı bir kamuya neden Osmanlıca izahlar getirilmektedir?
  • Ayrı yazılması gereken mı, ki, de’lerin neden ayrı yazılacağı açıklanamamıştır.
  • Kuraldan sonra verilen örnekler neden hep basit örneklerdir? Karmaşık kurallara örnek verilmez.
  • Hemze ve ayın harfleri sorunu çözülememiştir. Camii mi, camisi mi?
  • Kesmeli yazım kalktı mı kalkmadı mı? Kura mı kur’a mı?
  • Birleşik mi, bileşik mi, bitişik mi yazılacak kelimeler sorunu? Karmaşık ve kafa karıştırıcı.
  • Dilimize mal olmuş yabancı kelimeler söylendiği gibi yazılır deniyor. Mal olduğunu kim biliyor, Ahmet mi Ahmed mi? Mehmed mi Mehmet mi?
  • Şekspir diye seslendirdiğimiz yazarı Shakespeare diye yazıp ek kesmesini Şekspir’le yapıyoruz. Latin alflabesini kullanan Batı dilleri için bu yerleşmiş bir kural. Yunanca, Rusça, Çince, Japonca, Bengalce, Tibetce dilleri için neden kural değişiyor? Bu kuralda da tatmin edici bir açıklık yok. Dilde yerleşmiş kullanımdan söz ediliyor, kimse kimin yerleştirdiğini bilmiyor. Tuhafı, herkesin Çincenin türkçe ses karşılıklarını bildiği varsayılıyor. Kimse Mao Zedung mu Mao çetung mu bilemez.
  • Kesmelerdeki kurallar karışık ve basın dahil hiç kimse doğru kullanmıyor. Türk Dil Kurumundan mı, Türk Dil Kurumu’ndan mı? Türkçenin mi Türkçe’nin mi? Halbuki bir önceki kuralda Kurum adları silsilesinin her harfinin büyük yazılacağı ve kesmeyle ayrılacağı bildirilmişti.
  • Honolulu’lu mu Honolululu mu? 19.yüzyıl İstanbulu mu, 19.yüzyıl İstanbul’u mu? Muallakta bırakılan muğlak kurallar.


Kaynaklar

  • Murat Belge,”Türk Dilinde Gelişmeler”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, c.10
  • İmla Kılavuzu, TDK, Ankara 1996.
  • Ömer Asım Aksoy, Dil Yanlışları, Adam Yayınları, 5.bs.İstanbul 1998.
  • Kubbealtı Lugatı Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 2005.
  • Necmiye Alpay, Dilimiz, Dillerimiz, Metis Yayınları, İstanbul 2004.
  • Necmiye Alpay, Türkçe Sorunları Kılavuzu, Metis Yayınları, İstanbul 2000.
  • Yusuf Çotuksöken, Okul Sözlüğünün Eleştirisi.
  • Feyza Hepçilingirler, Türkçe OFF, Remzi 1997.
  • Tahsin Banguoğlu, Anahatlarıyla Türk Grameri, ist. 1940.
  • Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, İst. 1971.
  • Necmettin Hacıeminoğlu, Türkçenin Karanlık Günleri, İstanbul 1972.
  • Ömer Asım Aksoy, Ana Yazım Kılavuzu, Adam Y. İst.2002.
  • Nijat Özön, Büyük Yazım Kılavuzu, Kabalcı Y. İst. 1999.
  • Oktay Sinanoğlu, Bye Bye Türkçe, Otopsi 2000.
  • Sabancı Üniversitesi Diller Okulu Podcast Dizisi Feyza Hepçilingirler’in “Türkçe Off” Konuşması 57 dakika

Hazine Müsteşarlığı’na bağlı Ana Hizmet Birimleri’nden biridir.

4059 Sayılı kanuna göre kurulmuştur.

Banka ve Kambiyo Genel Müdürlüğünün görevleri;

  • Bankacılık, sermaye piyasası, menkul kıymetler borsaları, kambiyo borsaları, ödünç para verme işleri, finansal kiralama ve malî sektör ile ilgili konularda mevzuatı hazırlamak, uygulamak ve ilgili kuruluşlarda uygulanmasını izlemek,
  • Kambiyo politikalarına ilişkin esasları düzenlemek,
  • Türk Parası Kıymetini Koruma mevzuatını hazırlamak, uygulamak, denetimini sağlamak ve ilgili kuruluşlarca uygulanmasını izlemek ve yönlendirmek,
  • Malî sektöre ilişkin iç ve dış gelişmeleri izlemek, değerlendirmek ve mevzuatın Avrupa Birliği ile uyumlandırılması çalışmalarını yürütmek,
  • Kambiyo politikalarının uygulanması ve malî sektör ile ilgili konularda Hazine Müsteşarlığı ile Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası ilişkilerini kurmak, Sermaye Piyasası Kurulu, menkul kıymetler borsaları ve malî sektörün diğer kurumlarının Müsteşarlığın bağlı olduğu Bakanlık ile ilişkilerini düzenlemek,
  • Yurt dışı müteahhitlik hizmetleri ile ilgili olarak Müsteşarlığın görev alanına giren uygulamaları yürütmek ve ilgili kurum ve kuruluşları koordine etmek ve Müsteşarlıkça verilecek benzeri görevleri yapmaktır.


Dış Bağlantılar

Hazine Müsteşarlığı

Çetin Tekindor

Çetin Tekindor,   (d. 1 Ocak 1945, Sivas)   Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı.

Konu başlıkları


Oyunculuk Kariyeri

1970 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’ndan mezun oldu. Tiyatro sahnelerine IV. Murat oyunu ile giriş yaptı. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda “Sahne ve Diksiyon” dersleri veren Tekindor, daha sonra aynı görevini 1998 yılına dek Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde sürdürdü. Onun daha büyük kitlelerce tanınması ise Yücel Çakmaklı`nın yönettiği 1983 yapımı Küçük Ağa dizisi ile oldu. Beyazperde ile ilk tanışması ise Başar Sabuncu’nun yönettiği ve Müjde Ar ile başrollerini paylaştığı Kaçamak (1987) filmi ile oldu. Bir taraftan tiyatro oyunlarında rol alıp, TRT’de yayınlanan yabancı film ve dizi filmleri için seslendirme yaparken, diğer taraftan Dönemeç (1988), Önce Canan (1988) gibi TV dizilerinde ve Son Türbedar (1996), Kerem (1999) gibi TV filmlerinde rol aldı. Ardından oldukça büyük izlenme oranlarına ulaşma başarısı yakalayan Yılan Hikayesi (1999) dizisinde Sinan adında Kral lakaplı önemli bir rol üstlendi. Bunu Tutku Çemberi (2000), Üzgünüm Leyla (2002) ve Çaylak (2003) dizileri takip etti. Aynı yıl, kariyerinin ikinci sinema filmi Karşılaşma ‘da oynadığı rol ile 2003 Ankara Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Yine 2003 yılında rol aldığı Bir İstanbul Masalı dizisi, televizyon ekranlarında oldukça önemli başarılar elde etti. 2004 yılında, Ahmet Ümit’in aynı adlı polisiye romanından uyarlanan Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı TV dizisinde rol aldı. Aynı yıl iki sinema filminde birden rol aldı. Bunlardan ilki 5 farklı Türk yönetmeninin 5 farklı hikayeye imza attığı Anlat İstanbul, diğeri ise Türkiye’de çok büyük bir gişe başarısı elde eden, Çağan Irmak’ın yönettiği Babam ve Oğlum ‘du. İzmirli köy ağası Hüseyin Efendi’yi canlandırdığı bu film, Tekindor’a 27. SİYAD Türk Sineması Ödülleri’nde ve 13. ÇASOD Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri kazandırdı. Çetin Tekindor, sinema ve dizi oyunculuğuna halen devam etmektedir.


Ödülleri

  • 15. Ankara Film Festivali, 2003, En İyi Erkek Oyuncu, Karşılaşma
  • 13. ÇASOD “En İyi Oyuncu” Ödülleri, 2006, En İyi Erkek Oyuncu, Babam ve Oğlum
  • 9. Sadri Alışık Ödülleri, 2004, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Karşılaşma
  • 27. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 2005, En İyi Erkek Oyuncu, Babam ve Oğlum


Filmografisi

  • Kabuslar Evi: Takip - 2006
  • Anadolu Kaplanı - 2006
  • Rüya Gibi - 2006
  • İlk Aşk - 2006
  • Kabuslar Evi: Hayal-i Cihan - 2006
  • Ödünç Hayat - 2005
  • Babam ve Oğlum - 2005
  • Anlat İstanbul - 2004
  • Şeytan Ayrıntıda Gizlidir - 2004
  • Çaylak - 2003
  • Bir İstanbul Masalı - 2003
  • Karşılaşma- 2002
  • Tutku Çemberi - 2000
  • Üzgünüm Leyla - 2000
  • Kerem - 1999
  • Yılan Hikayesi - 1999
  • Son Türbedar - 1996
  • Türk Vakıf Medeniyeti - 1990
  • Ölümünün 400. Yılında Mimar Sinan - 1988
  • Dönemeç - 1988
  • Önce Canan - 1988
  • Kaçamak - 1987
  • Yavrularım - 1984
  • Küçük Ağa - 1983
  • Sırça Kümes - 1977


Dış bağlantılar

  • IMDb’de Çetin Tekindor
  • Sİnema Türk’te Çetin Tekindor

Pier Paolo Pasolini

Pier Paolo Pasolini, İtalyan film yönetmeni, senarist, şair.

Konu başlıkları


Çocukluk yılları

Pier Paolo Pasolini 5 Mart 1922’de Bolonya’da doğdu. Babası piyade subayı Alberto Pasolini, annesi ilkokul öğretmeni Susanna Colussi idi. Babası Ravennalı köklü bir aileden geliyordu. 1921 yılında Casarsa’da evlendiler ve Bolonya’ya taşındılar.

İtalyan toplumunu yansıtan bir ailede doğdum; İtalyan kültürlerinin bir bileşkesi ve İtalyan bütünlüğünün sembolü. Babam çok köklü bir Romagna ailesinden gelirken, annem orta sınıf burjuvaziye adım adım geçiş yapmış Frulyalı çiftçi bir ailenin kızıydı. Büyükbabamın akrabaları şarap üreticisiydi. Büyükannemler Piedmontese’li idi ancak Sicilya ve Roma ile de yakın ilişkileri vardı.

Pasolini’ler Bolonya’da uzun süre kalmadı ve sırasıyla Parma, Conegliano, Belluno, Sacile, Idria, Cremona, tekrar Bolonya ve kuzey İtalya’nın çeşitli şehirlerinde yaşadı.

Tam bir göçebeye döndürdüler beni, hiçbir zaman yerleşik bir mekânımız olmadı.

1925’te Belluno’da Pasolini’lerin ikinci oğlu Guido doğdu. Aile durmadan taşınırken iz bırakan tek yer Casarsa oldu. Pier Paolo’nun babasıyla arası her zaman problemliyken, annesiyle ilişkileri hep iyi oldu.

Her gece akşam yemeği vaktini korkuyla beklerdim, babamın gene bir tatsızlık çıkartacağını çok iyi bilirdim. Sonra annemden kısa süreli bir ayrılık yaşamam bende nevrotik bir durum yarattı. Bu nevroz beni huzursuz yapmakla kalmadı, bana devamlı varlığımın nedenini sordurtan bir hal aldı. Annem doğum yapmaya gittiğinde gözlerimde şiddetli yanmalar hissetmeye başladım. Babam beni masaya oturttu, elleriyle zorla gözlerimi açtı ve Colirium döktü. Bu sembolik olayla birlikte artık babamı sevmeye devam etmem imkânsız hale geldi.
Annem bana hikâyeler okur, masallar anlatırdı. O benim Sokrates’imdi. Annemin korkunç derecede idealistik bir dünya görüşü vardı. Kahramanlığa, yardımseverliğe, cömertliğe yürekten inanırdı. Ben tüm bunları ondan neredeyse patolojik bir şekilde miras aldım.

Kardeşi Guido ile ilişkileri oldukça iyiydi. Guido, derslerinde başarılı ve spor yetenekleri gelişmiş olan ağabeyine yoğun bir hayranlık besliyordu, bu hayranlığı ölümüne kadar sürdü.

Çocuklukları boyunca sürekli taşınmaları Pier Paolo’nun başarısını hiç etkilemedi. 1928’de şairliğe ilk adımlarını attı, bulduğu bir defteri şiirler ve küçük resimlerle doldurdu. Bunu diğerleri takip etti ama hepsi savaş sırasında kayboldu.

İlkokuldan sonra Conegliano ortaokuluna başladı. Bu yıllarda Teta Velata adını verdiği bir metin yazdı.

Belluna’daydık, üç yaşından biraz büyüktüm. Çocuklar bahçede oynarken en çok dikkatimi çeken bacaklarıydı, özellikle tendonların belirgin olduğu dizaltının iç kısımları. Bu tendonlar benim henüz ulaşamadığım hayatın sembolüydü. Koşan çocuk imajı benim için büyümüş olmayı simgeliyordu. Şimdi bunun tamamen cinsel bir duyu olduğunu düşünüyorum. Bu duyguyu tekrar hatırlayınca içimin mutluluk, keder ve arzunun şiddeti ile dolduğunu hissediyorum. Ulaşılmaz bir duyguydu bu o zamanlar, adı henüz konmamıştı. O zaman ona verdiğim isim ‘teta velata’ydı. Şiddetli bir oyunda gördüğüm bu eğilip bükülen bacaklar ‘teta velata’ydı, bir karıncalanma, bir baştançıkış, bir aşağılanma.’
Çocukluğum 13 yaşında bitti. Hepimiz için 13 yaş çocukluğun en son yaşı, dolayısıyla bilgelik çağıdır. Hayatımın mutlu bir dönemiydi. Okulun en akıllı çocuğu bendim. 1934 yazı başladığında hayatımda bir dönem kapanmış oldu. Bir dönem bitmişti ancak ben yeni dönem tecrübelerine hazırdım. O yaz, hayatımın en hoş ve en zafer dolu günlerini yaşadım.


Üniversite

Pier Paolo 17 yaşında liseyi bitirdi ve Bolonya Üniversitesi’ne yazıldı. Üniversite yılları boyunca Luciano Serra, Franco Farolfi, Ermes Parmi (bu isim yıllar sonra Guido tarafından Osoppo’daki partizanlık günlerinde ödünç alınacaktı), Fabio Mauri ile bir grup oluşturup Bolonya’daki sol çevrelerin gazetesi Il Setaccio çevresinde toplandılar. Pasolini Stroligut dergisine katkıda bulunmaya başladı ve diğer edebiyatçı arkadaşlarıyla birlikte Academiuta di lenga furlana’ni (Furlana dili akademiciği) yarattı. Diyalekt kullanımı faşist rejime başkaldırı anlamına geliyordu.

Faşizm, doğduğum ülkenin irrasyonel bütünlüğüne ait diyalektleri, sembolleri hoşgörmüyordu.

Diyalekt kullanımı aynı zamanda, az gelişmiş halk kitleleri üzerinde kilisenin sahip olduğu hegemonyayı da kırmaya yönelik bir eylemdi. Sol da İtalyan dilinin kullanımından yanaydı aslında, diyalekt kullanımı onlara göre de Jakoben bir yaklaşım ve ayrıcalık anlamına geliyordu. Pasolini ’sol’a diyalekt kullanımının kültür zenginliği anlamına geldiğini anlatmak için çaba gösterdi.

Üniversite eğitimi boyunca Casarsa’ya dönüşleri Pasolini için hep mutluluk verici oldu. Nisan 47’de Silvana Ottieri’ye şöyle yazdı:

Kutsal Cumartesi olmasının hiçbir önemi yok. Kırlarda ufukların rengini bir görseydin… Tren Sacile’de durduğunda, koyu bir sessizliğe gömülünce çanların seslerini dinledim. Sacile tren istasyonundan içlere doğru kıvrılan bir yol vardı, küçükken o yolda koştuğumu düşündüm ya da bunu sadece hayal etmiştim.


İkinci Dünya Savaşı yılları

İkinci Dünya Savaşı yılları Pasolini için çok zor geçti. Ruh hali o yıllarda yazdığı bir mektuptan çok iyi anlaşılıyor:

Sağlığım iyi, kötü değil, iyi, her şey iyi. Moral olarak da her şey sakinken, ki bu nadiren de olsa, o da iyi. Ama bunun dışında çok korkuyorum. Hayatı kaybetmek korkusu. Anlıyor musun Rico? Sadece benimkini değil ama diğerlerininkini de. Hepimiz öylesine kaderin eline düşmüşüz ki, zavallı çıplak insancıklar!
Birbirimizi tekrar görebilir miyiz bilmiyorum. Her şey ölüm, son ve silah kokuyor. Bu tiplerin dünyanın içine sıçtığını görmek tiksinti veriyor. Tükürmek isterdim toprağa, yapraklar yeşil sürgünler kusarken sarı ve gökyüzü mavisi çiçeklerle, dallardaki mücevherlerle birlikte.

Pasolini 1943’te Livorno’da askere alındı. Hemen ertesi günü Almanlar’a silah teslimatı yapmayı reddederek kaçtı. Biraz İtalya’yı gezdikten sonra Casarsa’ya döndü. Pasolini ailesi Almanlardan ve bombalardan uzak olan Versutta’ya gitmeye karar verdi. Pasolini burada lise öğretmenliği yapmaya başladı.


Guido’nun ölümü

O yıllara damgasını vuran olay kardeşi Guido’nun ölümü oldu. Guido, Versutta’da saklanmayı reddedip partizanlara katılmıştı. Pier Paolo, Guido’yu tren istasyonuna götürdü ve şüpheleri dağıtmak için de Bolonya’ya bir bilet aldı. Guido, Spilimbergo’dan Pielunga’ya hareket etti ve Osoppo partizan birliğine katıldı. Pier Paolo’nun kaybolan arkadaşı Ermes’in adını kendine kod adı olarak aldı.

Anti-faşist grupların aralarında anlaşmazlık vardı. Garibaldi birliklerine bağlı Komünist birlikler Fruili’nin Tito’nun Yugoslavyası ile birleşmesini, Osoppo birlikleri ise İtalyan kalmasını istiyordu. Guido, Pier Paolo’ya yazdığı mektuplarda bu konuda yazılar yazmasını ve Osoppo birliklerini desteklemesini istedi. Pier Paolo bu makaleleri yazma fırsatını bulamadı.

Şubat 1945’te Guido, Osoppo birliğinin diğer elemanlarıyla beraber Porzus’ta katledildi. Yaklaşık yüz Garibaldili silahsız taklidi yaparak birliğe yaklaştı ve yakaladıkları Osoppo birliği üyelerini öldürdü. Guido yaralı olarak bir köylü kadının yanına sığınmayı başardı ancak Garibaldi birlikleri tarafından bulundu, zorla evden dışarı sürüklenip kurşuna dizildi. Pasolini ailesi Guido’nun ölümünü ve nasıl gerçekleştiğini ancak savaş bittikten sonra öğrenebildi.

Bazen Musi ile Porzus arasındaki o yolu düşünürüm, kardeşimin o yolu nasıl aldığını… Hayal gücüm açıklanamayan bembeyaz bir kar yangını gibi, gökyüzünün parlaklığı gibi berraklaşır.

Pasolini, okuyucularının isteği üzerine, Vie Nuove adlı komünist derginin 15 Eylül 1971 tarihli nüshasında kardeşinin ölümü hakkında konuşur:

Olay birkaç kelimeyle anlatılabilir. Annem, kardeşim ve ben Bolonya’dan çıkartıldık ve Fruili’de Casarsa’ya döndük. Kardeşim Pordenone’de yüksekokula başladı. 19 yaşında direnişçilere katıldı. Ben ondan birkaç yaş daha büyüktüm, antifaşizmi ona ben aşılamıştım, çok küçük yaşlardan beri içine doğduğumuz bu dünyanın komik ve saçma olduğunun da farkındaydım. Ben daha Marks’ı bile okumamıştım, ancak bazı arkadaşlarımız Guido’yu aktif direnişe sürüklediler. Birkaç ay sonra da Guido cephede savaşmak için dağlara çıktı. Graziani’nin herkesi silah altına çağırması, Guido’nun direnişe katılmak için motivasyonu ve anneme söylediği bahanesi oldu. Onu tren istasyonuna ben götürdüm, şiir kitaplarının altında bir silah saklıydı, kucaklaştık, bu onu son görüşüm oldu.
Guido, dağlarda Yugoslavya ile Friuli arasında aylarca çok sert çatışmalara katıldı. Venedik-Giulia hattındaki Osoppo birliğine kaydolmuştu. Garibaldi birliği de o bölgedeydi. Bunlar korkunç günlerdi. Annem, Guido’nun bir daha asla dönmeyeceğini biliyordu. Faşistlerle Almanlar arasındaki çatışmalarda şimdiye dek yüzlerce kez ölmüş olabilirdi; zira o zayıflığa veya boyun eğmeye pabuç bırakmayacak kadar cömert ruhluydu. Ama tabii ki çok daha trajik şekilde ölecekti.
Venedik-Giulia hattı, Yugoslavya sınırındaydı ve bilindiği gibi o zamanlar, Yugoslavya tüm bölgeyi ilhak etmek istiyordu. Ama her ne kadar sosyalist de olsa Guido tamamen İtalyan olan bu toprakların, Yugoslav milliyetçiliğine düşmesine razı gelemezdi. Buna karşı çıktı ve savaştı.
Onun ölümü bugün bile kalbimi acıtan bir şekilde gerçekleşti. Aslında kendisini kurtarabilirdi. Arkadaşlarına ve komutanına yardım etmek için öldü, bugün hiçbir komünist partizan Guido’nun bu davranışını görmezlikten gelemez. Onunla gurur duyuyorum ve bulunduğum yolda onun hatırası, cömertliği ve tutkusuyla ilerliyorum.

Guido’nun ölümü Pasolini’leri özellikle de anneyi yıktı. Babalarının Kenya’daki tutsaklığından dönüşüyle Pier Paolo ve annesi arasındaki ilişki daha da sağlamlaştı.

Babam, Casarsa’ya bir nevi yeni tutsaklıkla döndü ve 12 yıl sürecek acısı başladı.

Takip eden yıllarda Guido’nun ölümü sağcı İtalyan basını tarafından Pier Paolo’ya saldırmanın bir yolu olarak defalarca sömürüldü.

‘Marksist yazar Pier Paolo, kendi kardeşine acımasızca davranan sistemi savunup avukatlığını üstleniyor.’ Secolo d’Italia, 24 Eylül 1960.

‘Pasolini’nin komünistlerce öldürülen kardeşi, herhalde ağabeyinin kendisine yardım etmesini boşuna beklerdi.’ Il Tempo, 26 Mart 1970


İtalyan Komünist Partisi dönemi

1945 yılında Pasolini ‘lirik şiir antolojisi’ (giriş ve yorumlar) adlı teziyle mezun oldu ve Friuli’ye yerleşti. Udine yakınlarındaki Valvasone’de lise öğretmeni oldu. Politik faaliyetlerine de aynı yıllarda başladı. 1947’de İtalyan Komünist Partisi’ne yakınlaştı. Partinin haftalık dergisi Lotta y Lavoro’ya yazılar vermeye başladı. Kardeşi Guido’nun ölüm sebebi yüzünden partiye girişinde kişisel zorluk yaşadı. Ancak Pasolini, kardeşinin hatırasını lekelememek için bu olayı gündeme getirmekten kaçınıyordu. Annesine yakınlığı daha da arttı. Babası, Guido’nun ayak takımına kapılıp gitmesinden dolayı annesini suçlamaya devam ediyordu.

İtalyan Komünist Partisi’ne sadakat cesaret işiydi. Pier Paolo böylece derin acısını bastırma fedakârlığı gösteriyordu; ne de olsa Friuli Komünist Partisi, dolaylı da olsa Guido’nun ölümüne yol açan kurumdu. Pasolini San Giovanni di Casarsa bölgesinin sekreteri oldu. Ama ne parti, ne de etraftaki entelektüller ondan pek hazetmiyordu. Diğerleri 1900’lerin dilini kullanıyor, Pasolini halk dilinde yazmakla kalmayıp derin politik konulara da pek girmiyordu. Pek çok komünist Pasolini’nin sosyal gerçekçiliğe olan ilgisizliğinden şüphe duyuyor ve burjuva kültürüne sempati duyduğuna inanıyordu.

Pasolini, ölene kadar arkadaş kalacağı ressam Zigaina ile o yıllarda tanıştı. Komünist Parti dönemi Pasoli’nin aktif olarak politik mücadele gösterdiği tek dönemdir.


Davalar

15 Ekim 1949’da Cordovado Jandarması tarafından çocuklara yönelik cinsel tacizle suçlandı ve hakkında dava açıldı. Ardından, oldukça hassas ve küçük düşürücü başka davalar da açıldı. Genel kanı, o ilk dava olmasaydı, takip eden diğerlerinin de olmayacağı yönündedir.

Yıllar sonra Silvana Ottieri’ye yolladığı bir mektubunda şöyle söyler: ‘Bende Rimbaud’nun, Campana’nın, Wilde’ın izleri var. Bundan memnun olsam da olmasam da, bu diğerlerinin hoşuna gitse de gitmese de…’

Pasolini 30 Eylül 1949’da Ramuscello’da iki ya da üç çocuğa sarkıntılık etmekle suçlandı. Çocukların ebeveynleri şikayetçi olup dava açmamıştı, ama Cordovado jandarması bu durumla özel olarak ilgileniyordu. O yıllarda sol ile sağın arası oldukça açıktı ve Pasolini zor durumdaydı. Ramuscello davası yüzünden hem sol hem sağ, aleyhindeydi. 26 Ekim 1949 günü Komünist Parti’den atıldı. Bu haber 29 Ekim günü solcu l’Unita gazetesinde yayımlandı.

Şair Pasolini İKP’den ihraç edildi
Pordenone Komünist Partisi teşkilatı, Casarsa’lı Doktor Pier Paolo Pasolini’yi ahlaki çöküntü sebebiyle ihraç etti. İlerici gibi gözüküp aslında çürümüş burjuva değerlerinin yansımaları olan Gide ve Sartre gibi edebiyatçıların, Pier Paolo Pasolini’nin moral çöküntüsüne katkıda bulunan yıkıcı birer örnek teşkil etmiş olduklarını belirtmek isteriz.


Roma yılları

Birkaç gün içinde Pasolini adeta içinden çıkışı mümkün olmayan bir uçuruma yuvarlanmış gibiydi. Ramuscello olaylarının Casarsa’daki yankıları çok büyük oldu, Pasolini kendini aklamaya çalışırken her şeyini yitirdi. Partiden atıldı, işini kaybetti, annesiyle geçici süre de olsa arası açıldı. Pasolini Casarca’dan ve adeta mitleştirdiği Friuli’den kaçmak istiyordu. Annesiyle birlikte Roma’ya taşındı. Pier Paolo için artık yeni bir hayat başlıyordu:

Kaçtık annemle, bir bavul ve sonradan sahte çıkan birkaç mücevheri alarak,
Yük treni gibi yavaş bir trenle,
Kardan kalın bir örtüyle kaplanmış Furlana kırları boyunca.
Gittik Roma’ya doğru.
Giderken de, geride bıraktık babamı.
Üstünde eski bir asker parkası,
Fukara bir ocağın önünde,
Paranoya sendromları ve sirozun verdiği kızgınlık nöbetleriyle,
Bu yaşadığım,
Hayatımdaki tek roman sahnesi,
Geri kalan zamanlarda,
Hep bir dizenin içinde yaşadım,
Tıpkı diğer deliler gibi.

Roma varoşlarının sert gerçekliğiyle tanışan Pasolini için ilk yıllar oldukça zor geçti. Güvencesiz, fakir ve yapayalnız yıllardı. Pasolini’nin kendi sözleri o yıllarda yaşadığı dramı açıkça ortaya koyuyordu:

Roma’ya ta Friuli’den gelmiştim. İşsiz yıllardı, kimsenin beni tanımadığı yıllar. Hayatın benden beklediği gibi olamadığım için içsel bir korku tarafından tüketilen, durmadan en ağır konular üzerine çalışıp kafa patlattığım, ama kendimi tekrarlamaktan öteye gidemediğim yıllar. O iki-üç yılı tekrar asla yaşamak istemezdim.
50′lerin başında Roma’da annemle yalnızdım. Birkaç sene sonra babam da yanımıza geldi. O zaman Piazza Costaguti’den Ponte Mammolo’ya taşındık. Aynı yıllarda Ragazzi di vita nın da ilk sayfalarını yazmaya başlamıştım. İşsizdim, ölümcül bir ümitsizlik içindeydim. Diyalektle şiir yazan başka bir şair, Vittori Clemente yardımıma yetişti ve ayda 25.000 liret maaşla Ciampino özel okulunda öğretmen olarak işe başladım.

Aynı dönemde arkadaşı Silvana Ottieri’ye şöyle yazıyordu bir mektubunda:

Anlamıyorum, nasıl oluyor da benim suçumdan anneme de bir pay düşüyor? Neyse bu konuda fazla konuşmayacağım, zira gözlerim şimdiden yaşlandı. İki yaşında çocukları olan bir ailenin yanında temizlikçi ve bakıcı olarak işe girdi. Yeni hayatını hiç sorgulamadan, kahramanca göğüsledi. Onu her gün görmeye gidiyorum, baktığı çocuğu biraz gezdiriyorum. Dün benim doğum günümdü.

Babası hastaydı. Casarsa’da Pasolini’nin başına gelen tatsız olaylardan sonra araları iyice açılmıştı.

İki yıllık ağır çalışma, zor bir yük; zavallıcık mutfakta otururdu hep, kolları masada, yüzü ellerinde, hareketsiz, hasta ve acı içinde, ölmek üzere olan vücutların genişleyerek, küçük bir mekânı kaplamaları gibi, oturduğu mutfağı adamakıllı dolduran cüssesiyle.


Sinema, kitaplar

Pasolini tanıdıkları aracılığıyla bir yerlere gelmektense kendi işini kendi bulmaya karar verdi ve Cinecitta’nın en alt basamaklarında senaryo editörü olarak çalışmaya başladı, bu arada kitaplarını çeşitli yayınevlerine yolluyordu.
Pasolini’nin sahip olduğu yoğun Friuli miti yavaş yavaş yerini Roma varoşlarının düzensiz çehresine bıraktı, artık onun hayatı buydu. Sancılı bir doğum gibi bu kez de Roma lümpen proletarya miti ortaya çıkıverdi.

Bu ilk iki-üç yılda tadı bambaşka bir dünyaya alıştım. Ağır sorumluluklarla vücudumu terbiye ettim. Tamamen duygulardan arınmış, vücuden güçlü olmam gereken bir dönemdi. Bir zamanlar duygusuz bulduğum için nefret ettiğim şarkılar gibi. Tamamen mekanik, Hristiyanlığın acıma ve yardım etme özelliklerinden arınmış, bencilliğin vuku bulduğu bir form. Kuzeyde, manevi değerlerin yerini sertlik, utanç, saygı, öfke gibi değerler aldı, içinizdeki sevgiden uzaklaşmak mümkündü. İnsan ilişkilerindeki dengeyi, etki-tepki kanunları almıştı. Tamamen irrasyonel, tutkularla yönlendirilmiş bu insanların yanında geçer akçe sadece fiziki güç ve sosyal statüydü.

Pasolini, Anna Banti ve Roberto Longhi’nin ‘Paragone’ dergisi için İtalyan diyalektleriyle yazılmış şiir antolojileri hazırlıyordu ve ilk romanı ‘Raggazi di vita’nın ilk bölümü de yine bu dergide yayımlandı. İtalyan radyosundan Angioletti, onu edebiyat programları yapmak için davet etti. En zor Roma yılları artık yavaş yavaş geride kalıyordu.

1954′te Roma’nın burjuva mahallelerinden Monteverde Vecchio’ya taşındı ve en önemli diyalekt şiir seçkisi ‘La meglio gioventu’yu yayımladı.
1955 yılında ilk romanı ‘Raggazi di vita’ nihayet yayımlandı. Okuyucular ve eleştirmenler kitabı çok beğendi, ancak resmi edebiyat çevrelerinin yaklaşımı olumsuzdu. Kitabı bayağı bir zevkin ürünü, muzır ve adice diyerek yorumladılar. İçişleri Bakanlığı hem yazar hem yayımcı hakkında dava açtı, kitap toplatıldı. Ancak mahkeme kitabı beraat ettirdi ve suça teşvik eden bir unsur bulunmadığını açıkladı. Kitap raflardaki yerini tekrar aldı.
Yine aynı dönemde, Pasolini pek çok iftiraya maruz kaldı ve ucuz gazetelerin üçüncü sayfalarının gözdesi oldu. Hakkında uydurulan suçlar, hırsızlığa yardım ve yataklık, silahlı soygun gibi çok çeşitliydi.

1957 yılında, Fellini’nin La notti di cabiria (Kabirya geceleri) filminin diyalekt kullanılan bölümlerini yazdı. Filmin jeneriğinde ismi, Bolognini, Rosi, Vaccini ve Lizzani ile birlikte senarist olarak yer aldı. 1960 yılında Il gobbo filminde aktör olarak ilk rolünü oynadı.

Ölümü:
1975′te sahilde ideolojik ve dini görüşleri nedeniyle feci halde dövüldükten sonra kafasının üzerinden arabayla geçilen cesedi bulundu


Alıntı

Entelektüelliğin hiçbir değeri yok…
Entelektüelliğin hiçbir zaman fazla değeri olmayacak
Halkın toplu yargısına göre.
Toplama kamplarının kanı bile
Memleketimizdeki bir milyon ruhtan
Daha net bir yargı çıkartabilmeliydi.
Tüm fikirler sahte, bütün tutku yalan
birliğini asırlar önce kaybetmis
tüm bilgeliğini, özgürleşmek için değil
sadece hayatta kalmak için kullanan bir halkta.
Yüzümü göstermem
Tek başına ve çocuksu bir ses yükseltmem
Tamamen anlamsız. Korkaklık sarmış etrafımızı
diğerlerinin zulüm altında öldüğünü görerek,
garip bir farklılığa hapsolarak
Ölürüm ben de işte ve bu bana çok acı verir.
Tüketim, kapitalizmin tamamen yeni devrimci bir biçimi. Hedonizmin keşfi, toplumsal düzenin artık fakirleri istemediği anlamına geliyor. O, tüketebilecek olanları, zenginleri ister; iyi yurttaşlar değil, iyi tüketiciler.
Tüketicilik İtalya’nın tarihinde yaşadığı ilk gerçek birleşme. Bu oldukça korkutucu. Alternatif ne? İntihar. Aydın intiharı diyelim… Öte yandan bu, bir yanıyla asla kabul edemeyeceğim terörizm ve santajın bir parçası. Sanatçı, şair, tam da intihar etmeyen, her şeye rağmen yaşayandır. Sanat her şeyden önce canlıdır. Canlılığın olmadığı yerde sanat olmaz. Aydın intiharı… Hayır, intihar etmiyorum. Üzgünüm.

(Pasolini’nin gözde oyuncusu ve arkadaşı Laura Betti’nin 1980 yılında yaptığı Bir Düşün Nedeni adlı belgeselden alınan bu bölüm Uçan Süpürge tarafından çevrildi. Belgesel 8. Uluslararası Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde gösterildi. Alıntı Roll dergisinden yapıldı.)


Külliyatı


Yönetmen olarak:

1) Accattone 1961
2) Mamma Roma 1962
3) La Rabbia (Öfke) kısa metraj 53′ 1963
4) Comizi d’amore (Aşk Buluşması) 1964
5) Sopralluoghi in Palestina, kısa metraj belgesel, 52′ 1964
6) Il vengolo secondo Matteo (Matta’ya göre Incil) 1964
7) Uccellacci e uccellini (Şahinler ve serçeler) 1966
8) La terra vista dalla luna (Dünyanın Ay’dan görünüşü) kısa metraj, 31′ Le Streghe (Cadılar) filminin bir bölümü, 1967
9) Edipo Re ( Kral Odipus) 1967
10) Che cosa sono le nuvole? (Bulutlar ne oluyor?) kısa metraj, 22′, Capriccio All’Italliana (İtalyan Kaprisi) filminin bir bölümü, 1968
11) Teorema 1968
12) Appunti per un film sull’India (Hindistan’la ilgili bir film için notlar) kısa metraj, 1969
13) La sequenza del flore di carta (Kağıttan çiçeğin devamı), kısa metraj, 11′, Amore e rabbia (Aşk ve Nefret) filminin bir bölümü, 1969
14) Porcile (Domuz Ağılı) 1969
15) Appunti per un’Orestiade Africana (Afrika’lı Orestiade için notlar), 63′ 1970
16)Medea 1969
17) Il Decomeran 1971
18) La mura di Sana’a ( Sana’a'nın duvarları) kısa metraj belgesel, 13 ‘, RAI’de gösterildi, 1971
19) I racconti di Canterbury (Canterbury öyküleri) 1972
20) Il fiore delle mille e una notte (1001 gece masalları) 1974
21) Salo e 120 giornate di Sodoma (Salo ya da Sodom’un 120 günü) 1975


Senaryo yazarı olarak:


Şair olarak:


Yazar olarak:

                                        fb
                                       giriş

Türkiye’de dil devrimi resmi olarak cumhuriyete paralel gelişti. Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk bizzat bu işe girişti. Türk Dili Tetkik Cemiyeti sonra Türk Dil Kurumu ile dil devrimini kurumsal hale getirdi. Güneş-Dil teorisini ortaya attı, yanlış yola girildiğini söyleyerek aşırı arılaştırma ve öztürkçecilikten vazgeçti. 12 Eylül 1980 askeri darbesi de dilde aşırı gidişe karşı Türk Dil Kurumu’nu kapattı AKDTYK’yi kurdu. Dil ve Tarih kurumları birleştirildi.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkçe’nin içindeki Arapça ve Farsça kelimelere karşı bunları dilden tasfiye etmek, yarı Türkçe kelimeler üretmek amaçlanıyordu. 77 yıl sonra bunun mümkün olmadığı görüldü, Arapça ve Farsça yerine sırasıyla Fransızca, Almanca, İngilizce kelimeler dile girdi.

Seksen yıllık dil politikaları ve bunların sağ ve soldaki politik yansımaları, sanat ve edebiyattaki görünümleri Türkçenin sadece morfolojik yapısında değil semantik yapısında da değişime yol açtı. Dış temaslar, küreselleşme, radyo ve televizyonun, reklamların etkisiyle Türkçe yabancı dillerin etkisinden kurtulamadığı gibi, bir anadilin günlük hayatındaki en acıklı durum olan ifadesizlik batağına saplandı. Bunun en bariz görünümü anlatıcılardır. Maç anlatıcıları, maçı oyuncu isimleri saymaktan öteye taşıyamadılar. Politikacılar, günlük demeçlerini verdikten sonra ertesi günü bir de demecin açıklanması demecine dönüştürdüler. Sıradan vatandaş hoşçakal, allahaısmarladık’ları bıraktı, bay bay (by by) demeye başladı. Televizyon habercileri çöken bir bina ve altında kalanları anlatacak dili unutmuştu, sadece görüyorsunuz sayın seyirciler işte durum bu, demeye getirdiler, çünkü ifade edecek anadili kültürleri yoktu. Aydınların televizyon açık oturumlarında ortaya çıktıklarında fikirlerini ifade edecek bir dilleri kalmamıştı, bunu birbirlerine saldırarak gizlemeye çalıştılar. Konuşma sırasında el-kol hareketleri Akdeniz ve latin kültürlerinde yaygındır, fakat dikkat edelim, bir konuşma sıkıntısı varsa, el-kol hareketleriyle dilin birlikteliği uyumsuzdur.

Genel olarak sol, Kemalist özleştirme çizgisini benimserken sağ buna karşı çıktığı gibi Osmanlıcayı savunuyordu. İki tarafın da sorunu imla sorunu gibi görmesi dile bir fayda sağlamadı. Etkilenmeler de vardı. Bir grup İslamcı aydın öztürkçe yazarken, bir grup sol aydın Osmanlıcı idi.

Türkçe’nin içine düştüğü bunalımın başta iki nedeni vardı: Birincisi Latin alfabesi’ne geçişin ve bırakılan Arap alfabesi’nin getirdiği ikilik. İkincisi Batılılaşma akımı.

Konu başlıkları


Osmanlıcı Görüş

Osmanlı Türkçesi sağdan sola yazılıyordu, Latin alfabeli Türkçe soldan sağa. Konuşma dilindeki ağırlık giderek sadeleşti, özleşti, hafifledi. Ağır Arapça ve Farsça (dır diye)ifadelerin hepsini atma merakı veya dayatmacılığı yahut dil ırkçılığı yüzünden bu sefer bir kavram ifade edilemez hale geldi, Türkçe donuk, kupkuru, duygusuz bir hal aldı. Osmanlıca camide kaldı, din görevlileri ve uzmanların diline indirildi. Yazı ve konuşma dilinden sökülüp atılan eski dilin yerine konulan arı yahut uydurma dili halk benimsemedi. Bir zamanların meşhur “olanak” gibi “olası” gibi mayalandırmaları ancak tutulan bir politikacının zamanında kullanılmış olsa bile bir süre sonra silinip gidiyor, altından eskinin kalın hatları imkan ve ihtimal şeklinde yaşadığını belli ediyordu.


Kemalist Görüş

Arap alfabesi Türkçeye uygun değildi. İkiyüz yılda (1729-1928) otuz bin kitap basılırken, cumhuriyette bu kadar kitap 16 yılda basıldı. Arap alfabesinin öğretilmesi zordu. 1927-28 yıllarındaki hızlı çalışmaları Mustafa Kemal yönetti. Uluslararası sayı birimleri kabul edildi. Bütün yurtta okuma yazma seferberliği ilan edildi. 3 Kasım 1928′de resmen Latin alfabesi kabul edildi.

Osmanlı’nın kuruluşundan beri konuşma diliyle yazı dili arasında uçurum vardı. Bilim dili Arapça, edebiyat dili Farsça idi. Karamanoğlu Mehmet Bey dışında Türkçe’yi koruyan yoktu. Cumhuriyet bu yüzden, laik devrimciliğin temelciliğiyle de, Türk diline sahip çıktı. Önce alfabe devrimi yapıldı. Türk Dili Tetkik Cemiyeti ile yukardan aşağı da olsa bir Türkçe hamlesi başlatıldı. Amaç, konuşma diliyle yazı dili arasındaki ayrılığı kaldırmak, Türkçe’yi yabancı dillerin etkisinden kurtarmaktı. Teoride bazı hatalar oldu, sözcük türetmede bazı aşırılıklar oldu, ancak Türkçe’nin Arapça, Farsça’nın etkisinden temizlenmesinde bunlar aşıldı.


İmla

Dilin doğru yazılışı konusunda TDK otoritesini kaybetti. Kendisi bile çelişik kılavuzlar çıkardı. Şapka kullanımı en çok tartışılan konulardan biridir. İki kutup vardır. Şapkayı tümüyle kaldıranlar, şapkayı her kelimede kullananlar. Bu iki kutubun arasında, şapkayı ancak kalıplaşmış kelimelerde kullananlar çoğunluğu oluşturmaktadır.

Yabancı dillerin etkisi alfabedeki harflerde kendisini göstermektedir. x, w, q harflerinin kullanımı çelişkilidir. Dilde kural koymak kolaydır ancak uygulamada kuralcılık işlememektedir.

İlke diye birkaç yanlış yıllardır doğru kabul edilmektedir: Türkçe okunduğu gibi yazılır, denilir ama uygulamada okunduğu gibi yazılmaz, yazıldığı gibi okunmaz. NTV yazılır, entivi okunur, şov denilir show yazılır.. Düzeltme imi aşama aşama kaldırıldıktan sonra nispet i’sinde kah kullanılmakta kah kullanılmamaktadır. Birleşik yazılan kelimelerde tam bir mutabakat yoktur.

Türkçenin morfolojisini dilbilimciler ne kadar kurala bağlasa da dil, canlı bir varlık olarak sokakta, medyada, evlerde varlık bulmaktadır. Bu yüzden aşırı kuralcılık dili yönetemez. Nispet i’si yerine getirilen -al, -sal eklerinin durumu budur.

Dil tartışmaları kelime temeline saplanıp kalmıştır. Eski yeni ikiliğini Türk tiyatrosunda mizah unsuru olarak Nejat Uygur ile Haldun Taner yakalamıştır. Tiyatrosu bu sebeple sevilmektedir. Basında Burhan Felek halk dilini kullanarak yazdığı için sevilmişti. Politikada bile bu gelenek görülür.


Yabancı Dilin Etkisi Görüşü

gelişmelerin yansımasıyla özellikle İngilizcenin etkisi Türkçeyi zorlamaktadır. Dile giren yeni kelimelerin Türkçe karşılıklarını bulacağım diye TDK gülünç duruma düşmektedir. Bu bir yorum değildir, zaman zaman gazetelere Batı dillerinden gelen kelimelere Türkçe karşılıklar diye verilen listelerin kimse tarafından kullanılmadığı gerçeğidir. Bilimsel ve teknik buluşların karşılıkları İngilizcede türetilirken bir düşünce temeli ve bir Latin-Grek kaynak temeli vardır. Oysa Türkçe karşılık düpedüz uydurmadır. chat, disk, klip gibi kelimeler olduğu gibi yerleşmiş, operating system yerine işletim sistemi, mainboard gelmeyi gerektirmez.
.

Dile giren yabancı kökenli kelime ve deyimleri ayıklamak ve tasfiye etmek bir zamanların ırkçı dilbilimcilerinin görüşüdür. Dilde önemli olan duygu ve düşüncedir. Duygular en iyi hangi kelimeyle anlatılıyorsa o kelime artık Türkçeleşmiştir. Düşünceler, snopluk bir yana, en yalın, açık, doğru bir şekilde hangi kelimeyle ifade ediliyorsa edilsin ve bütün yurtta batıdan doğuya herkesin benimsediği bir sözdizimi varsa o dil Türkçedir. Yerleşmiş bir kelimenin aslını aramak ve yabancı diye atmak dili bilimkurgu dili haline getirir. Bu anlamda en sık yapılan yanlışlar Hollywood Türkçesi yahut dublaj Türkçesidir ki, yukarda değinilen dil tartışmasını kelime temeline indirmecilik aynı zamanda Türkçenin sözdizimi yapısını bozmuştur. “Nasılsın-iyiyim, sağol” yapısı, “Sen iyi misin-Ben iyiyim” şekline dublaj Türkçesiyle girmiştir.

Teknolojik gelişmeleri almak ve açıklamak için dilin beklemeye, durup düşünmeye tahammülü yoktur, teknolojiyle birlikte kavram ve kelimenin girmesi kaçınılmazdır. Bunlara emanet, ödünç kelimeler denemez. Blog blogdur, bunu günlük mü değil mi diye tartışırken vlog çıkagelir. Öte yandan üniversite’ye evrenkent demenin gerekçesi bu yabancı dilin egemenliğine karşı başlatılan bir mücadelenin simgesidir.


Yazım Kılavuzları

Türkçe yazım kılavuzları 30′lardan beri değiştirilerek TDK tarafından yayınlanmaktadır. TDK dışında çeşitli kurum ve kişilerin yayınlarıyla birbirinden ayrı iki düzine kadar yazım kılavuzu yayınlanmıştır.

Bu kılavuzlar girişte imla kurallarını verir, diğer kılavuzları tartışır ve alfabetik bir dizin sunarlar. Bu kılavuzların dizin ve kural yapıları birbirine benzememektedir. TDK’ya karşı Dil Derneği (eski TDK), cumhuriyetçiler ve Osmanlıcıların kılavuzları farklıdır. Ana tartışmalar şu noktalardadır:

  • Yazılışları aynı, okunuşları farklı kelimelere neden düzeltme işareti konur?
  • Latin alfabesine geçmiş bir dil ince k,l,g üzerine neden inceltme işareti koyar?
  • Kuralların ard arda sıralanmasının arkasında yatan nedir?
  • Artık kimsenin Osmanlıca bilmediği, yazmadığı bir kamuya neden Osmanlıca izahlar getirilmektedir?
  • Ayrı yazılması gereken mı, ki, de’lerin neden ayrı yazılacağı açıklanamamıştır.
  • Kuraldan sonra verilen örnekler neden hep basit örneklerdir? Karmaşık kurallara örnek verilmez.
  • Hemze ve ayın harfleri sorunu çözülememiştir. Camii mi, camisi mi?
  • Kesmeli yazım kalktı mı kalkmadı mı? Kura mı kur’a mı?
  • Birleşik mi, bileşik mi, bitişik mi yazılacak kelimeler sorunu? Karmaşık ve kafa karıştırıcı.
  • Dilimize mal olmuş yabancı kelimeler söylendiği gibi yazılır deniyor. Mal olduğunu kim biliyor, Ahmet mi Ahmed mi? Mehmed mi Mehmet mi?
  • Şekspir diye seslendirdiğimiz yazarı Shakespeare diye yazıp ek kesmesini Şekspir’le yapıyoruz. Latin alflabesini kullanan Batı dilleri için bu yerleşmiş bir kural. Yunanca, Rusça, Çince, Japonca, Bengalce, Tibetce dilleri için neden kural değişiyor? Bu kuralda da tatmin edici bir açıklık yok. Dilde yerleşmiş kullanımdan söz ediliyor, kimse kimin yerleştirdiğini bilmiyor. Tuhafı, herkesin Çincenin türkçe ses karşılıklarını bildiği varsayılıyor. Kimse Mao Zedung mu Mao çetung mu bilemez.
  • Kesmelerdeki kurallar karışık ve basın dahil hiç kimse doğru kullanmıyor. Türk Dil Kurumundan mı, Türk Dil Kurumu’ndan mı? Türkçenin mi Türkçe’nin mi? Halbuki bir önceki kuralda Kurum adları silsilesinin her harfinin büyük yazılacağı ve kesmeyle ayrılacağı bildirilmişti.
  • Honolulu’lu mu Honolululu mu? 19.yüzyıl İstanbulu mu, 19.yüzyıl İstanbul’u mu? Muallakta bırakılan muğlak kurallar.


Kaynaklar

  • Murat Belge,”Türk Dilinde Gelişmeler”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, c.10
  • İmla Kılavuzu, TDK, Ankara 1996.
  • Ömer Asım Aksoy, Dil Yanlışları, Adam Yayınları, 5.bs.İstanbul 1998.
  • Kubbealtı Lugatı Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 2005.
  • Necmiye Alpay, Dilimiz, Dillerimiz, Metis Yayınları, İstanbul 2004.
  • Necmiye Alpay, Türkçe Sorunları Kılavuzu, Metis Yayınları, İstanbul 2000.
  • Yusuf Çotuksöken, Okul Sözlüğünün Eleştirisi.
  • Feyza Hepçilingirler, Türkçe OFF, Remzi 1997.
  • Tahsin Banguoğlu, Anahatlarıyla Türk Grameri, ist. 1940.
  • Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, İst. 1971.
  • Necmettin Hacıeminoğlu, Türkçenin Karanlık Günleri, İstanbul 1972.
  • Ömer Asım Aksoy, Ana Yazım Kılavuzu, Adam Y. İst.2002.
  • Nijat Özön, Büyük Yazım Kılavuzu, Kabalcı Y. İst. 1999.
  • Oktay Sinanoğlu, Bye Bye Türkçe, Otopsi 2000.
  • Sabancı Üniversitesi Diller Okulu Podcast Dizisi Feyza Hepçilingirler’in “Türkçe Off” Konuşması 57 dakika

IBOR

Konu başlıkları


Tanım

IBOR Interbank Offered Rate (Bankalararası Teklif edilen Faiz oranı) başharfleridır. Belirtilmiş bir zamanda, ilk kategoriden bir Bankanın ayni kategoriden başka bir bankaya, hiç bir karşılık garanti verilmeden (ingilizcesı : unsecured lending), ödünç verilmesı için kullanılan faiz oranıdır. Ödünç karşılığında hiç bir varlık ya da güvenlik verilmediği için riskli bir işlemdır.


Bankalararası Karşılıksız Ödünç

Bankalararası Karşılıksız Ödünç Para Merkezlerinin en pahalı, en riskli ama ayni şekilde en çok kontrol altında olan işlemıdır. Bundan dolayı, nadir, ve toplam miktarda ağır olmayan bir işlemdır. Bunun üzerinde, kısa süreler için kullanılır. İki yıllık Bilanço arasında, yani 31 Aralığı geçtıkten sonra, pek kullanılmaz.

Bunlara rağmen, türev finansal ürünler merkezinin büyük bir bölümü bu küçük merkeze bağlıdır.


IBOR Endeksleri


Londra : LIBOR


Avro Alanı : EURIBOR

1999′den beri, EURIBOR eski PIBOR (Paris – Fransız Franğı FRF), FIBOR (Frankfurt – Deutschmark DEM), AIBOR (Amsterdam – NLG), RIBOR (Roma – İtalyan Lirası ITL) endekselerınden oluşmaktadır.


Diğer IBOR Endeksleri

  • BIBOR : Bangkok - THB
  • BRIBOR : Bratislava SKK
  • CIBOR : Kopenhag - DKK – Danimarka Milli Bankası
  • EIBOR : Farklı dövizler - Birleşik Arap Emirlikleri
  • HIBOR : Hong Kong - HKD
  • JIBOR : Cakarta - IDR Bank Indonesia
  • KIBOR : Karaçi - PKR
  • MIBOR : Madrid
  • MIBOR : Mumbai - INR
  • NIBOR : Norveç - NOK – Norveç Bankası
  • SIBOR - Singapur – SGD içeren farklı dövizler
  • STIBOR : Stockholm - SEK – İsveç Bankası
  • TIBOR : Tokyo - JPY – Yurtiçi bir endeks
  • WIBOR : Varşova - PLN
  • ZIBOR : Zagreb - HRK

Not : Bu liste kapsamlı değildir.


Linkler

  • www.euribor.org

Trabzon (il)

Trabzon
Bölge Karadeniz
İl Trabzon İli
Nüfus merkez 283.233; merkez köyler 68.284(2000)
İl
bölge nüfusu
979.081 (2000 resmi); 1.085.901 (2006 tahmini [1])
Yüzölçümü 4.685 km²
Nüfus Yoğunluğu 20.449 /km²
Rakım 20 m
Koordinat 41° 2′ 60N 39° 43′ 37E
Posta kodu 61xx
Telefon Kodu 0462
Plaka Kodu 61
Vali Nuri Okutan

Batısında Giresun’a bağlı Eynesil ilçesi, güneyinde Gümüşhaneye bağlı Torul ilçesi, doğusunda da Rize’ye bağlı İkizdere ve Kalkandere ilçeleri, kuzeyi Karadeniz ile çevrili antik çağdan beri varlığı bilinen il ve il merkezinin adıdır.

Konu başlıkları


Etimoloji

  • Yunan mitolojisinde Lycaon’un oğlu Trapezeus’un Arkadya’daki adaşına ismini verdiği bilindiğinden, Karadenizdeki Trabzon’un da bu mitolojik kahramandan adını aldığı düşünülebilir
  • Evliya Çelebi’nin 2500 yıllık bir Yunan kentinin adını 17. yüzyılda Türkçe halk etimolojisine dayandırarak verdiği Tuğra-bozan adı da kimi çevrelerce ciddiye alınmıştır.
  • Hamilton, şehrin güney doğusunda dik yamaçlarla yükselen, fakat üstü düz olan Boztepe’nin görünüşüne bağlamış, antik Trabzon sikkelerindeki “masa” çiziminden de aldığı destekle, kente görümünden dolayı Yunanca Trapezus “masa” adının verildiğini iddia etmiştir Özhan Öztürk. Karadeniz Ansiklopedik Sözlük. İstanbul, 2005. s.1117
  • Özhan Öztürk, Kolhis ve Kafkasya’dan getirilen kölelerin Yunanistan anakarasına taşındığı liman kenti olan Trabzon’un adının Trapezus’un eski Yunanca metinlerde geçen mecaz kullanımı “köle satılan düz platform” (Aristo. Fr. 874)olabileceğini ileri sürmüştürÖztürk, 2005. s. 1117


Trabzon’un yapısı

Doğu Karadeniz’in en büyük şehri Trabzon , Karadeniz’in en büyük ve en gelişmiş şehirleri arasındadır . Samsun’dan sonra Karadeniz’in 2. büyük şehridir . En büyük ilçeleri: Vakfıkebir , Akçaabat , Of , Maçka , Tonya , Sürmene ve Arsin-dir.


Coğrafya

Dar bir sahil şeridinin ardında denize dikey uzanan dağlık bir araziye sahip olan ilin merkezi Boztepe (antik Minthrion tepesi) üzerine kurulmuştur. İl topraklarının 22,4 % yayla, 77,6 % si ise tepelerden oluşmaktadır.


İklim

Karadeniz’e özgü ılıman iklime sahip kentte hava sıcaklığı yıl boyunca 10° - 20°C arasında değişirken yaz ortalaması 27°C, kışın en soğuk zamanı (Kalandar zamanı)ise 5°C civarındadır.


Dereler

The Değirmendere (Piksidis), Yanbolu, Fol, Karadere, Koha, Sürmene (Manahos), Solaklı, Baltacı deresi


Göller

Çakırgöl, Uzungöl, Serra Gölü, Haldizen gölü


Nüfus

<math>Matematiksel-ifadeyi-girin</math>Serbest format yazınızı buraya yazınızkod===Cumhuriyet dönemi===

  • 2000 979.081
  • 1997 858.687
  • 1990 795.849
  • 1985 786.194
  • 1980 731.045
  • 1975 719.008
  • 1970 659.120
  • 1965 595.782
  • 1960 532.999
  • 1955 462.249
  • 1950 420.279
  • 1945 395.733
  • 1940 390.733
  • 1935 360.679
  • 1927 290.303


Osmanlı dönemi

1903 Trabzon Vilayet Salnamesi’nde, Trabzon Vilayeti’ndeki kadın erkek ve etnik, dinsel nüfus dağılımı şöyledirÖztürk, 2005. s. 1103 .

  • Müslüman 972.981 (489.890 erkek, 483.091 kadın)
  • Rum Ortodoks 185.784 (93.871 erkek, 91.913 kadın)
  • Ermeni Gregoryen 50.233 (25.444 erkek, 24.789 kadın)
  • Ermeni Katolik 1.506 (755 erkek, 751 kadın)
  • Ermeni Protestan 1.140 (575 erkek, 565 kadın)
  • Toplam 1.211.644 (610.535 erkek, 601.109 kadın)


Tarih


Antik çağ

Eusebius’a göre şehrin kuruluş tarihini MÖ 756 olmakla birlikte bu iddia Trabzon’u İstanbul, Roma hatta, genel kanıya göre Trabzon ve diğer Doğu Karadeniz kolonizasyonunu geçekleştiren Sinop’tan daha eski bir kent yapmaktadır. Bu durum gerçekse Sinoplular varolan bir kenti MÖ 630 tarihinden sonra yeniden kolonize etmiş olmalıdırlar. Öztürk. 2005. s.1118
Anabasis’te geçen “Pontos Euksenios kıyısındaki bu şehir Sinope’nin Kolkh ülkesindeki kolonisidir”ifadesi daha sonra Arrian ve Peripleus tarafından da onaylanmıştır. Xenoph. Anab. IV. 8. 22; Arrian, Peripl. P. E. ss. 1, 3, 6; Scylax, s. 33; Öztürk, 2005. s. 1117
Merkezinde Yunanlıların çevre köylerinde bugünkü Lazların atası olduğu sanılan Kolkhların yaşadığı Trabzon, Antik çağ ve sonrasında Zigana geçidi üzerinden Ermenistan ve Euphrates civarında üretilen ticari malların takas edildiği ticaret merkezi ve dış ülkelere satıldığı bir ihraç limanı özelliğindeydi. Pontus İmparatoru Mithridates’in Roma İmparatorluğu ile giriştiği bir dizi savaşı kaybetmesinin ardından Anadolu topraklarının yanısıra Trabzon’da Roma hakimiyetine girmiştir.


Roma ve Bizans

Pompey’e karşı mücadelesinde Mithridates’e destek vermeyen Trabzon Roma döneminde ödüllendirilmiş serbest şehir statüsü kazandırılmıştır. Plinius. vi. 4; Öztürk. 2005. s. 1117 Bizzat kente gelen Arrian, Trapezus’un Roma döneminde güney Karadenizdeki en önemli liman kenti olduğunu belirtmiştir. Roma İmparatoru Hadrian döneminde restore edilen kente, Trajan döneminde Pontus Kapadokyası eyaletinin başkenti olmuş ve yeni bir liman inşa edilmiştir. Arrian, Peripl. P. E. s. 17; comp. Tac. Ann. xiii. 39, Hist. iii. 47; Pomp. Mela, i. 19; Öztürk. 2005. s. 1117 Gallianus döneminde bir Germen kabilesi olan Gotlar tarafından yağmalanmış Zosimus i. 33, Justinian döneminde tekarar onarılarak eski konumunu kaznamıştır. İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine Komnenos ailesi, Trabzon’a sığınarak 1461 tarihine Osmanlı fethine dek sürecek bağımsız bir krallık (Trabzon İmparatorluğu) kuracaklar, kendilerini Roma İmparatoru ilan edeceklerdi Chalcond. ix. s. 263


Trabzon İmparatorluğu

Komnenos hanedanından VII. Michael Latin işgali nedieniyle Trabzon’a gelerek teyzesi Gürcü kraliçesi Tamara’nın da desteğiyle kendini Roma İmparatoru ilan etmişse de Batı özellikle Vatikan Trabzon İmparatorunu küçümseyerek “Laz hükümdarı” olarak tanımlamıştır Nikephoros Gregoras, i, 149; Öztürk, 2005.s. 1111 . Trabzon imparatorları başlangıçta diğer Bizans (Doğu Roma) imparatorları gibi çift başlı kartal (aetos) figürünü sembol olarak kullanmışlarsa da Latin işgalinin sona ermesi ve Konstantinapolis’de yeniden yasal yönetimin iktidarı ele geçirmesiyle, bir çatışmaya sebebiyet vermemek için bugün Trabzon Ayasofya müzesinin giriş kapısının üzerinde rölyefi bulunan tek başlı kartal sembolü tercih etmişlerdir. Cenevizliler ile Venedikliler, Moğollar ile Osmanlılar hatta çeşitli Türkmen (Akkoyunlu kabile federasyonuna mensup) klanları ile denge politikası sürdürerek, varlığını sürdürebilen bu zengin liman kenti, İstanbul’un fethinden sekiz yıl sonra (1461) Fatih Sultan Mehmet tarafından Karadenizdeki çeşitli beylikler, İtalyan kolonileri ve Kırım’la birlikte ele geçirilerek İpek yolunun stratejik anahtarının Osmanlı hakimiyetine girmesi sağlanmıştır.


Osmanlı dönemi

1461 yılında trabzon kralı David Komnenos’un Mahmut Paşa’nın yakını olan başmabeycisi Yorgi Amiruki’nin aracılığıyla direnmeden kenti teslim etmesinden sonra II. Mehmet kent yönetimini Gelibolu sancak Beyi Kazım Bey’e bıraktıkmıştır. Sancak merkezi statüsünde olan Trabzon, 1582 yılında III. Murat döneminde Batum sancağı ile birleştirilerek Trabzon/Batum eyaletinin merkezi haline getirilmiştir. Öztürk, 2005. s. 1103
Trabzon Osmanlı döneminde de gerek doğu Anadolu ve İran’ın gerek se Baharat yolu’nun Batı’ya açıldığı liman kenti olarak stratejik önemini sürdürmüş dahası İran ve Kafkasya seferlerinde askeri üs noktası olarak kullanılmıştır. Celali ayaklanmaları, Kazancık cemaati gibi soyguncu aşiretler, yolsuzluk yapan sancakbeyleri (Rizeli Ömer) bölgeyi arpalık olarak kullanan beylerbeyleri (Ahmet Paşa, 1603 gibi), 1624, 1625, 1631 yıllarındaki Kazak yağmaları ve Tuzcuoğulları, Şatıroğlu Ömer ve İbrahim ağa gibi ayanlıktan gelme yerel derebeylerin ayaklanmaları bu dönemin önemli olaylarıdır. 1. Dünya savaşı sırasında 17 gemilik Rus donanması tarafından topa tutulan, 1916-1918 yılları Rus işgaline uğrayan kentin Hristiyan Rum nüfusu, savaşın bitimiden sonra mübadele ile Yunanistan’a gönderilmiştir. Canlı bir ticaret kenti olan Trabzon’da köklü Rum ve Müslüman aillerden oluşan eşrafı aktif olarak siyasetle uğraşmaktaydı. Barutçuzade Faik Ahmet Bey’in sahibi olduğu İstikbal gazetesi yerel sermaye ve aydınların düşüncelerini kamuoyuna duyurdukları en önemli haber kaynağıydı. Mondros Mütarekesi’nin ardından bölgede bir Pontus Devleti’nin kurulması hatta daha çok destek bulan bir proje olarak yeni kurulacak Ermenistan’a liman kenti olarak verilmesi gündeme geldiğinde Trabzon’lular 12 Şubat 1919 tarihinde Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’ni kurarak Osmanlı Devleti’ne bağlılığın korunması için mücadele etmeye karar vermişlerdi. Erzurum Kongresi’ne kalabalık bir heyetle katılan Trabzon heyeti ile kongreyi düzenleyenler arasında başkanlık seçimi ve kongrenin niteliği konusunda bazı pürüzler çıkmıştır. Görüş ayrılıkları derinleşince Heyet-i Temsiliye’nin Trabzonlu üyeleri Sivas Kongresi’ne katılmamışlardı. Saltanat yanlısı Trabzon valisi Galip Bey’in tutuklanması ve Türkiye Komunist Fırkası başkanı Mustafa Suphi ve 18 arkadaşının Trabzonlu kayıkçıların reisi Kahya Yahya tarafından 28-29 Ocak 1921 katli Cumhriyet öncesi dönemin son olaylarındandır.


Cumhuriyet dönemi

Kent 1923 yılında yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 61. il merkezi olarak yerini almış, 1926 yılında ilk Halk Kütüphanesi ve Ziraat Bankası, 1929′da Vizera Hidroelektirik santrali, 1938′de Trabzon İçme Suyu tesisleri, 1942′de Trabzon Lisesi, 1947′de Trabzon Numune Hastanesi, 1949′da Göğüs Hastalıkları Hastanesi, 1954′de Trabzon limanı, 1957′de Trabzon havaalanı, 1958′de SSK Hastanesi, 1964′de Ayasofya müzesi, 1967′de çimento fabrikası açılmş, 1976 yılında Trabzonspor futbol takımı Türkiye 1. Ligi şampiyonluğunu kazanarak bu ünvanı İstanbul’dan Anadolu’ya taşımayı başaran ilk futbol takımı olmuştur.
Son bir kaç yıl içinde kentin adını Türk ve dünya basınında duyuran önemli olaylar yaşanmıştır:

  • 26 Mayıs 2003 tarihinde Afganistan’dan dönen İspanyol Barış Gücü askerlerini taşıyan Yak-42 tipi bir yolcu Trabzon Havalimanı’na inmek isterken alandan yapılan uyarıdan sonra yanlışlıkla deniz yerine karaya yönelip Pilav Dağı eteklerine çarması sonucu 62’si İspanyol askeri, 12’si mürettebat toplam 74 yolcu ölmüştür. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=76371,
  • 6 Nisan 2005 tarihinde F tipi cezaevlerinin şartlarını protesto etmek isteyen TAYAD üyelerine karşı linç girişiminde bulunulmuştur [Bianet],
  • 5 Şubat 2006 tarihinde Santa Maria kilisesinde görevli rahip Andrea Santaro görev yerinde öldürülmüştür.[NTV]
  • 19 Ocak 2007 tarihinde AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i İstanbul’da öldüren kişinin Trabzonlu olmasının ulusal ve yerel basında altı özenle çizilmiş Radikal ve muhtemel nedenleri sorgulanmıştır.Trabzonluluk


Toplum ve Kültür


Halk

Tarih boyunca Laz olarak adlandırılan halk, Rum ya da Osmanlı/Türk olsun, yaylacılık teknikleri, yaşam tarzı, köy mimarisi ve folklorik açıdan Anadolu köylüsünden net çizgilerle ayrılmakta ve Kafkasya halklarıyla Laz, Lezgi, Megrel, Mağharul-Dağıstan Avarlar’ı, Oset, Gürcü, Abhaz vs.) benzerlik göstermektedir. Michael Meeker. The Black Sea Turks: some aspects of their ethnic and cultural background. 1971. International Journal of Middle Eastern Studies 2: 318-345
Şalpazarı, Ağasar vadisinde yaşayan Çepni türkmenleri bölgeye 13-14. yüzyıllar arasında yerleşmiş olup Dede Korkut masallarında bahsi geçen folklorik birikime ve Trabzon’un diğer yörelerinden kolayca ayrılabilen Türkmen dialektine sahiptirler.
Bölgede Ermeni varlığı eskiye dayanmakla birlikte önemsenecek miktarda değildir. Gökbilgin’in Trabzon Tahrir Defterleri üzerine çalışmasında görüleceği gibi 1515 yılında kent merkezinde 774 Rum ve 179 Müslüman evine karşın sadece 15 Ermeni evi olduğu kayıtlıdır.M. Tayyip Gökbilgin. XVI.yüzyıl başlarında Trabzon livası ve Doğu Karadeniz Bölgesi. 1962. Türk Tarih Kurumu. p. 297


Dil

Rumca, Lazca, Rusça, Ermenice ve Farsça’dan çok sayıda ödünç kelime içeren Trabzon Türkçesi kendi içinde birkaç dialekt içermekte ve Kafkas gırtlağının izlerini taşımaktadır.Brendomoen, Bernt. Laz influence on the Black Sea Turkish Dialects 1990 (Proceedings from 32. meeting oh the Permanent International Altaistic Conference) Trabzon ağzı Özellikle alışılmadık ünsüz değişimleri ile Anadolu Türkçesi’nden derin farklılıklar içermektedir. Öztürk, 2005. s.1109

  • / b / > / p / baluk > paluk
  • / d / > / t / dere > tere
  • / k / > / g / katuk > gatuk
  • / g / > / c / gelin > celun (Batı Trabzon)
  • / c / > / ç / came > çame
  • / k / > / ç / > öküz > öçüz (Merkez Çömlekçi mahallesi, Doğu Trabzon)

Aynı zamanda Trabzon Yunanca’nın en az 2500 yıldır kesintisiz konuşulduğu en doğu Yunan kolonisi olup, Köprübaşı, Çaykara, Maçka, Tonya ilçelerinde Rumcanın arkaik ögeler taşıyan yerel bir dialekti günümüzde de Müslümanlar tarafından 50 civarında köyde konuşulmaya devam etmektedir. Ömer Asan. Pontus Kültürü. Belge Yayınları. İstanbul. 2000 (2. Baskı)


Giyim - kuşam

Osmanlı döneminde Samsun ile Batum arasında geleneksel giyim (Laz kıyafeti olarak da bilinir) şöyledirGeleneksel giyim ::

  • Erkek: Başta iki ucu üzerinden sarık gibi dolanarak uzun kulaklı bir düğümle bağlanan ve kukula adı verilen siyah başlık. Üstte beyaz mintan ve üzerine siyah aba yelek. Altta bacak arası körüklü bacak kısmı dar zipka adı verilen siyah şalvar.
  • Kadın (köylü): İçte kamis adı verilen yakasız Trabzon bezinden gömlek, başta keşan peştemal, alltta etek veya üçetek elbise (zibun)bele bağlanan ve rengi yöreden yöreye değişen peştemal (fota. Üstte fermene veya kadife adı verilen yelek.
  • Kadın (şehirli, kasabalı): Başta tepelik, Tapla, Koursi, hotoz adı verilen gümüş ya da altın sırmalı yuvarlak tepelik. İçte kamis, üzerine zibun (üçetek) belde peştemal, lahor veya trablus.

Köylü ya da şehirli olsun Trabzon kadını (Rize ve Artvin sahilinde yaşayan Lazlar gibi) kesinlikle şalvar giymemektedir. Tek istisna Şalpazarı bölgesinde olup Çepni kadınları şalvar giymekte ve ucu püsküllü kırmızı ya da pembe belbağı takmaktadır.


Müzik ve Halk oyunları

Trabzon bölgesinin geleneksel çalgıları şimşir kaval, kemençe, davul -zurna ve yörede zimpona, dankiyo adlarıyla da bilinen tulumdur. Sayısız çeşidi olup kadın ve erkekler tarafından toplu oynanılan geleneksel dansların adı ise horondur.


Mutfak

Samsun Batum arasında yeralan bölge mutfağının ayırıcı temel besinleri karalahana, mısır ve hamsi olup, bu üçlünün çorbasından ekmeğine dek sayısız kombinasyonu bulunmaktadır. Bölgeye özgü yemeklerden en karakteristik olanları şunlardır:

  • Mısır unundan:Kuymak(Rize’de muhlama, Şalpazarında yağlaş), haçapur, hamsili ekmek, lamesli ekmek
  • Karalahanadan: Çorba, Ğuliya, manca, sarma
  • Tatlı olarak: Kabak malezi, kabak pilavı (bölgede pilav ve makarna şekerli olarak tüketilir)
  • Hamsiden: Buğulama, hoholli hamsi, hamsili ekmek, kaygana


Turistik Yerler

Roma İmparatorluğu ve Osmanlı döneminde eyalet merkezi olmuş, Ortaçağ’da bir Rum imparatorluğuna başkentlik yapmış kent doğal güzelliklerinin yanısıra pek çok tarihi yapıyı barındırmaktadır.
Bunların en önemlileri:

  • Manastırlar: Sümela Manastırı, Ayasofya müzesi,Kaymaklı Manastırı(Amenapırgiç Ermeni Kilisesi), Kızlar (Panagia Theoskepastos) Manastırı, Gregorios Peristera (Hızır İlyas)Manastırı, Kızlar (Panagia Kerameste) Manastırı, Vazelon Manastırı,
  • Hagaios Savas (Maşatlık) Kaya Kiliseleri,
  • Kiliseler ve Camiler: Hagia Anna (Küçük Ayvasil), Sotha (St. John)K, Hagios Theodoros, Hagios Konstantinos, Hagios Khristophoras, Hagios Kiryaki, Santa Maria, Hagios Mikhail, Panagia Tzita, Fatih (Panagia Khrysokephalos), Yeni Cuma (Hagios Eugenios), Nakip (Hagios Andreas Kilisesi), Hüsnü Köktuğ (Hagios Eleutherios), İskender Paşa Camii, Semerciler, Çarşı Camii, Gülbahar Hatun Camii
  • Konaklar: [Atatürk Köşkü (Çamlık)] Memiş Ağa Konağı (Sürmene), Çakıroğlu İsmail Ağa Konağı (Of), Çakıroğlu Hasan Ağa Konağı, Sarımollaoğlu Topal Mustafa Evi (Araklı)


Ayrıca Bak

  • Lazlar
  • Kemençe
  • Trabzonspor


Dış Bağlantılar

  • Trabzon Valiliği
  • Trabzon Car Rental
  • Trabzon Turizm Müdürlüğü
  • Trabzon Belediyesi Resmi Web Sitesi
  • Arsin İlçesi Tanıtım Portalı


Resim Galerisi

Antik Yunanistan’da ekonominin en önemli özelliği Yunanistan’ın yetersiz topraklarında tarımın öne çıkan önemidir. Daha sonra, İ.Ö. 6. yüzyılda sanatçılık ve deniz ticareti başta olmak üzere alım-satım işleri gelişmeye başladı. Klasik Çağ’da önemi artarak tarımı da geri de bıraktı.

Antik Yunanlardaki ekonomi olgusunun bugünkü ile karşılaştırılması yanlış bir düşüncedir. Yunanca sözcüğü ya da kısaca ikos ev ya da ocak anlamına gelirdi. Bununla birlikte Ksenofon’un Ekonomi (Oeconomicus) adlı eserinde belirttiğine göre Antik Yunan’da ekonomi terimi tarım ve evin geçimi ile ilgiliydi. Yunanlar, ekkonomi sözcüğünü üretim ve alım-satım işlemleri ile ilgili özel bir terim kullanmıyorlardı ve bunu karşılayacak herhangi bir sözükleri yoktu. Ancak ekonomist Murray Rothbard’un söylediklerine göre Antik Yunan filozofları bugün ekonomi olarak nitelendirilebilecek soru ve sorunlarla sık sık karşı karşıya geliyorlardı. http://www.mises.org/story/2054 ,2006-06-22

Konu başlıkları


Tarım

Tarım, Antik Yunanistan’da ekonominin temelini oluşturmaktaydı. Çok eski zamanlardan beri, Yunan tarımı üç öge üzerine yoğunlaşmış bir biçimde yapılmaktaydı. En çok tahıl, zeytin ve üzümün yetiştirildiği Yunan tarımında doğal şartlar tarıma pek elverişli değildi ve bunun sonucunda ürünler zamanla talepleri karşılayamamaya başladı. Yunanların stenohôría adını verdikleri, toprağın cimriliği ve elverişizliği Yunanları, Yunanistan dışında koloni devletleri kurmaya yöneltti. Başta Anadolu olmak üzere pek çok şehir devleti kurarak buğday üretimini arttırmaya yöneldiler. Zeytin ağacı ve asma yetiştiriciliği otlar, sebzeler ve yağ elde edilebilecek diğer ürünlerle tamamlanıyorlardı. Hayvan yetiştiriciliği elverişli otlakların azlığı nedeniyle çok az gelişmişti. Az oranda beslenen hayvanlar içinde en yaygın olanları koyun ve keçilerdi. Ormanlardan elde edilen tahtalar önce günlük yaşam gereksinimlerinde daha sonra triremeler yapmak için kullanılırdı. Bal elde edebilmek için arcılık da yapılan bir işti. Bal bu dönemde Yunanlar tarafından bilinen tek tatlandırıcıydı.

Bu kadar yoğun bir emek gerektiriyor olmasından, tarım Antik Yunanistan’da nüfusun neredeyse %80′inie iş sağlıyordu. Tarım işleri mevsimlere göre yapılırdı ve işçiler bunlara göre çalıştırılırdı. Zeytin toplama ve asmaları budama işlemleri güzün başlangıcında, tahılların hasadı yazın, ağaç kesimi ve tohum ekim işlemleri ile üzümleri toplama ise güzün yapılırdı.

Antik dönemlerde, toprakların büyük bölümü soylular tarafından elde tutulurdu. İ.Ö. 7. yüzyıl boyunca nüfusun aşırı artışı ve buna bağlı olarak az işin bulunması nedeniyle köylüler ve soylular arasında baş kaldırmalara varan problemler yaşanıyordu. Bu sorun Atina’da hukukçu Solon’un çıkardığı yasalarla çözüldü. Bu yasalar para karşılığı köleliği yasaklayan ve köylü kesimi koruyordu. Geniş topraklara sahip olan Yunan soylularının mülkleri Roma dönemindekiler ile karşıla